Abdullah Ağar engagement report
@abdullahagar2 - 507K followers on X
Measured over 9 original posts from a 30-day window, last computed on August 28, 2026.
Engagement
A typical post picks up 501 interactions against 507K followers, an engagement rate of 0.099%. Measured over 9 original posts, its engagement rate beats 68% of 3,774 tracked accounts of a similar size, which puts it in the middle of its size range rather than at either end. Posts are seen about 83K times each, and 0.601% of those impressions turn into an interaction. That is about 16.4% of the follower count, which is the gap between an audience on paper and an audience in a timeline. Posting runs at about 1.8 posts a day over the last 30 days, with activity on roughly 63% of days. Most posts go out around 08:00 UTC, and Monday is the busiest day of the week. Of the 9 posts sampled, 33% carry an image or video and 22% link out. The account's strongest tracked post pulled 6.1K interactions, about 12x its own typical post. Recurring topics include #canli, #tgrtgündem.
Measured over 9 original posts from a 30-day window, last computed on August 28, 2026. Recurring tags: #canli, #tgrtgündem.
Compared with accounts its own size
Abdullah Ağar's engagement rate beats 68% of the tracked X accounts closest to it in follower count (3,774 accounts, accounts of similar size (decile 7 of 10)). A percentile is spread evenly by construction, so 50 really is the middle of that group and 90 really is its top tenth.
On engagement per impression rather than per follower it beats 38% of the same group. When those two numbers disagree, the gap is about how far its posts travel rather than how people react to them.
Where this sits in the catalog
At 0.099%, Abdullah Ağar sits above the 50th percentile of the 36,521 accounts in this comparison. That places it in the above the median band, which runs 0.08% to 0.434%.
Show the percentile table
| Percentile | Engagement rate |
|---|---|
| 10th percentile | 0.002% |
| 25th percentile | 0.012% |
| 50th percentile | 0.08% |
| 75th percentile | 0.434% |
| 90th percentile | 2.10% |
| 99th percentile | 160.7% |
This ruler is the whole measured catalog, not a size-matched group: it shows where the raw rate falls across every account we can measure, all of which are large. For a like-for-like comparison, read the size-band percentile above instead. See how the bands are built
Posting timing
This account posts most often around 08:00 UTC, and Monday is its busiest day of the week. The bars below are the catalog-wide pattern, with this account's own busiest slot marked. They do not show how this account performs at each hour: we keep one aggregate per account, not one per hour, so that measurement does not exist in our data.
Show engagement by hour posted, utc as a table
| Hour (UTC) | Vs author median | Posts |
|---|---|---|
| 00:00 UTC | -1% | 50K |
| 01:00 UTC | -2% | 51K |
| 02:00 UTC | -3% | 50K |
| 03:00 UTC | -4% | 53K |
| 04:00 UTC | -6% | 43K |
| 05:00 UTC | -4% | 42K |
| 06:00 UTC | -4% | 48K |
| 07:00 UTC | -5% | 52K |
| 08:00 UTC | -4% | 60K |
| 09:00 UTC | -3% | 69K |
| 10:00 UTC | -2% | 72K |
| 11:00 UTC | -3% | 78K |
| 12:00 UTC | -2% | 86K |
| 13:00 UTC | -2% | 94K |
| 14:00 UTC | -4% | 97K |
| 15:00 UTC | -2% | 100K |
| 16:00 UTC | -3% | 97K |
| 17:00 UTC | -2% | 90K |
| 18:00 UTC | -1% | 84K |
| 19:00 UTC | -2% | 79K |
| 20:00 UTC | -1% | 74K |
| 21:00 UTC | -1% | 66K |
| 22:00 UTC | -2% | 57K |
| 23:00 UTC | -2% | 51K |
Show engagement by day of week as a table
| Day | Vs author median | Posts |
|---|---|---|
| Sunday | +4% | 230K |
| Monday | 0% | 286K |
| Tuesday | -2% | 276K |
| Wednesday | -1% | 251K |
| Thursday | -1% | 244K |
| Friday | -3% | 252K |
| Saturday | +3% | 227K |
Best tweets
- Aug 11, 202612x their median
Dün TBMM’de; Gerçek bir tespitle, asla uygulanamayacak bir yasaya “HAYIR” diyen… Eli kanlı terör örgütünden ve elebaşından medet ummayan, menfaat dilenmeyen… Gerçek Hakk’ı, Halk’ı ve Hak’kı temsil eden… Gerçek millet iradesini ve vicdanını… Adaleti, vefayı, acımızı, sağduyuyu, gerçeği ve gerçeğimizi temsil eden 87 milletvekilini saygıyla selamlıyorum. Tarih ve “Mahşerin Sahibi” kaydetti.
- Oct 30, 20249.8x their median
İFTİRALARA CEVAP… Sanırım sizler de farkındasınız? Bir süredir yoğun bir saldırı altındayım. Görülen ve görülmeyen birtakım metotlarla beni yok etmeye, baskı altına almaya, itibarsızlaştırmaya, ayağımı kaydırmaya, şeytanlaştırmaya çalışıyorlar. Ağzımdan çıkan sözleri kesip biçiyor, maniple ediyor, geçmişimi eşiyor, işlerine yarar bir malzeme bulup kullanmaya çalışıyor, ürettikleri güç, etki, nüfuz ve sızmayla devleti, siyasi iradeyi ve medyayı benim aleyhime-kendi menfaatleri doğrultusunda kullanmaya çalışıyorlar. Ellerinden geleni yapabilirler. Anadolu’da; ‘Arkasından 40 itin havlamadığı bir kurt, kurt sayılmaz’ diye bir deyim vardır. - Dağda 3 kurşun yediğim halde bırakmadığım mücadelem nedeniyle sadece PKK’lı teröristler tarafından değil, terörün televizyonu Sterk Tv’de bizzat örgütün lideri Başyılan M. Karayılan tarafından tehdit edilen ve hedef gösterilen… - FETÖ’nün sayısız iftirasına, kumpasına, operasyonu maruz kalan, Ergenekon kuyusuna atılan… - Yasadışı silahlı sol terör örgütlerinin tehditlerine maruz kalan… - Dini ve dindarı istismar eden pek çok şirk yapısının baskı, tehdit ve iftirasına uğrayan, maniple edilen… - Radikal terör örgütlerinden tehditler alan… - Bazı etki ve güç odakları ile bazı devlet ve istihbarat servislerinin yemlemeleriyle, bal tuzaklarıyla karşılaşan… - Kendi dünyasında beni hasım ve engel görüp ‘hasediyle-hesabıyla-buğzuyla-çekememezliğiyle’ akıllarınca şahsıma karşı dolap çevirenleri, entrika ve itibarsızlaştırma operasyonları yapanları gören, yaşayan biri olarak… Yani arkasından değil 40 iti, 40 it sürüsünü havlatmış bir vatan evladı olarak bunlar da beni şaşırtmadı. / Gazze dramı başladığında bir şey gördüm, bir şey hissettim. Ortada yaşanan korkunç bir acı vardı, bir o acıyı yüreğinde yaşayanlar, bir de o acıyı istismar edenler! Sorun da ilk buradan çıktı zaten… Gazze’deki kıyım nedeniyle toplumda bir öfke, bir nefret ve bir şey yapamamaktan kaynaklanan büyük bir gerginlik/hassasiyet vardı ve ilginç bir şekilde bu öfkeyi, çaresizliği, nefreti ‘kendi menfaatleri doğrultusunda’ kullananlar türemişti. Bunlar sinsi bir şekilde öfkenin, nefretin, çaresizliğin ürettiği sosyo-psikolojik dalganın üstüne binip kendi yelkenlerini dolduruyor ve yollarına bakıyorlardı. Bense bu ikiyüzlülerden olmamaya kararlıydım, Gazze’deki masumlara nasıl yardım edilebilir, insanlığın, coğrafyanın, Türkiye’nin lehine nasıl bir akıl ve etki üretilebilir düşüncesiyle, çabalayıp duruyordum. Onlar gibi duyar kasabilirdim, onlar gibi konuşup yoluma bakabilirdim, acıyı-öfkeyi-çaresizliği onlar gibi istismar edebilir popülizm peşinde koşabilirdim, Gazze’deki masumların kanını içip beslenebilirdim, dinin-devletin ve milletin, başka devletlerin ve güç odaklarının çıkarına manipüle edilmesini seyredebilirdim. Yapmadım. Evet, ben bunları yapmadığım için suçluyum! Çok şükür ki böyle bir suçum var ve artık bunlarla (dünyada olmasa bile) mahşerde görülecek bir hesabım var. / Bilin isterim: Gazze’deki masumlar başımın tacıdır, o acıyı yüreğinde yaşayanlar başımın tacıdır, ama bu acıyı istismar edenler, o masumların kanından beslenenler ayaklarımın altındadır. / Şimdi de bir sitemim var… Bunların ayak oyununa gelenler, devletin, siyasetin, medyanın gücünü bunlar lehine-benim aleyhime kullandıranlar, fırsat sunanlar… Bir de olanı biteni görüp de sessiz kalanlar… Bütün yaptıklarım, ettiklerim, dediklerim 40 yıldır apaçık ortadayken sizlere de yazıklar olsun. Sizleri de Allah’a havale ediyorum. / Bir sitemim de bunlara inanıp benden şüpheye düşenlere... Sizden de bir ricam var. Bütün bunlar beni takip eder, arkamdan yazar, çizer, montaj çeker, manipüle eder, kimi dürter muhatap alınmak ister, alıştık bütün bunlara zamanın normalidir, ama benden-bizden olup da bunlara kananlar, peşlerine takılanlar (bırakın sizin için bütün diğer yaptıklarımı, ben sizin için kanımı akıtmışım, tek bu yeter) benden zerre şüphe duyanlar, artık benden uzak dursunlar, benim sizin gibi “bu pisliklerin iftiralarına inanan” dostlara, arkadaşlara, takipçilere kuruş vayım yok. / Şimdi bir sözüm de bunlara… Siz bu kıt ve sığ aklınızla, dogmatik öngörülerinizle, kirli niyet, ego ve popülizm hastalıklarınızla, duyar kasmalarınızla ancak sorunun bir parçası olur, sorunu derinleştirir, Türkiye’nin vekil bir devlet gibi kullanılmasına hizmet eder ve Türkiye’yi büyük bir ateşin içine atarsınız. Bilmem, belki de niyetiniz budur. Bir diyeceğim de şu: Teşbihte hata olmaz, Ebu Cehil’in Muhammed (s.a.v) için söyledikleri sevgili Peygamberimizi anlatmaz, ama Ebu Cehil’i çok iyi anlatır! Onurlu, şerefli, namuslu, haysiyetli biri, Müslüman biri, böyle namussuzluklar yapar mı? Bilip bilmeden konuşur mu? Gıybet eder, yalan, iftira atar mı? Ağızdan çıkan sözü cımbızlayıp, bağlamından kopartıp, manipüle eder mi? Organize ve sistematik bir şekilde ve bir güruh halinde algı operasyonlarına girişir mi? Sağda solda, kapalı kapılar ardında ayak oyunları yapar, ayak kaydırmaya kalkar mı? Arkadan dolanır mı? Tek bir adama sürü halinde saldırır, itibarsızlaştırmaya, şeytanlaştırmaya kalkar mı? Sizin bütün bu yaptıklarınız ve dedikleriniz beni anlatmaz, ama sizi çok iyi anlatır. Siz bu musunuz? Kendinizi sorgulamalısınız. Bu sadece seviyenizi değil, zihniyetinizi, inanışlarınızdaki bozuklukları, ‘Ağar’ı yok edeceğiz’ diye kendinizi konumlandırdığınız yeri ve kimlerin oyuncağı olduğunuzu anlatıyor. / Şimdi bunlar benim kim olduğumu merak ediyorlarmış. Kendimi anlatmak isterdim ama bu çok doğru olmaz. O yüzden yaptıklarımı, yaşadıklarımı, yazdıklarımı bilen, şahit olan bazı değerli insanların sözlerini ve birkaç belgeyi sizinle paylaşacağım. Sanırım yeterli gelir. Saygılarımla… Abdullah Ağar 30 Ekim 2024 Buyrun.👇 Rauf DENKTAŞ, KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı: Sizi içtenlikle kutlarım. Yaşadığınız anları, duyguları, bana da yaşattınız. Askerliğin, vatan sevgisinin insanı ne denli güçlü yaptığını, inancın, maneviyatın ne kadar önemli olduğunu yeniden öğrenmiş olduk. “Türkiye’yi nereye götürmek istiyorlar” sorusuna verdiğiniz cevaplar da çok düşündürücü. Kahraman bir gazi, Atatürkçü bir vatan evladı ve şaheser bir yazar olarak sizi selamlıyorum. &&& Tuncer KILINÇ, (E) Orgeneral, MGK (dönemin) Genel Sekreteri: Ata genlerinden intikal eden askerliği, vatanperverliği, vatan uğrunda şahadet pervasızlığını; yaşanan gerçek muhabere ortamlarında irdeleme yeteneği herkese nasip olmuyor. Abdullah Ağar, bu yetenekte bir asker ve yazar… Çıkardığı sonuçları bir yiğit duruş ve ruh haliyle gelecek nesillere aktarırken de son derece usta bir kalem… Onun kalemindeki düz, sade, özlü ifade o kadar güçlü ve betimleyici ki, onda “Şıkırtılarının sessizliğini…” bir huşu halinde dinliyorsunuz. Bu genç yetenekli kalemin Türk Edebiyatına daha çok eserler vereceği beklentisiyle, kendisini yürekten kutluyorum. &&& Hasan KUNDAKÇI, (E) Korgeneral, OHAL Bölge (eski) Komutanı: Üsteğmen Abdullah Ağar’ı, gençlik yıllarının tümünü Güneydoğu’da dağlarda geçirmiş savaşçı bir subay olarak tanımış ve kendisini kutlamıştım. Girdiği çatışmalarda aldığı yaralar nedeniyle gazilik unvanına ulaştı. Gazi olduktan sonra yılmadı. Çok çalıştı. Şimdi de yaşadıklarını yalın bir dille atlatmayı başarmış bir yazar olarak görmekten büyük mutluluk duyuyorum. Kitapları küçük birliklerin kullanılması ve çatışmalarıyla ilgili güzel örneklerle doludur. İbret verici olaylardır. Bunların ‘özellikle’ genç subay, astsubay, uzman çavuş ve erlerimize çok yararlı olacağına yürekten inanıyorum. &&& Kemal YILMAZ, (E) Korgeneral, J. As. Kol. ve (dönemin) Özel Kuvvetler Komutanı: Birlik ve Bütünlüğümüz, Tek Vatan, Tek Millet ve Tek Bayrak için verilen mücadelede, katlanılan fedakârlıkların sonraki nesillere edebi bir üslupla aktarılmasını sağlamak; romancılarımızın, hikâye yazarlarımızın görevi idi. İlgili ve yetkililere her fırsatta bunu belirtmiştim. Ve demiştim ki; “Roman yazarları, hikâye yazarları çıkıp gelmeli buralara… Olaylar onlara anlatılsın. Onlar da kendi değerlerini katsınlar yaşananlara… Geleceğimize ışık tutulsun…” Mücadelenin içinden bir kahraman, en güzelini yaratmış… En büyük edebiyat ödülüne lâyık bir eser… &&& Attila İLHAN: Abdullah, çok önemli olayları, çok basit cümlelerle, çok vurucu anlatıyor. Zamanımızın Fakir Baykurt’u… “O, bir Sahip-i Üslup...” Türkiye’de böyle yazar kaç tane? Ve onun bu yeteneği, Allah vergisi… &&& Alaettin PARMAKSIZ, (E) Tümgeneral, (dönemin) GENKUR İsth. ve İKK. Başkanı, Hakkâri Dağ ve Komd. Tug. K.: Ağar’ın kullandığı dil ve seçtiği kelimeler, terörle mücadeleye gönül verenlerin iç dünyasını anlatan en muhteşem tasvirlerdendir. Kitaplarında bazılarının yaptığı gibi kendi kahramanlıklarını anlatmamıştır. Aksine, içinde yaşanılan coğrafi şartların zorluğunu, mücadelenin çetinliğinin yarattığı duyguları ve askerin inanç dünyasını anlatırken adeta kelimelere dans ettirmiştir. Olayların içindeki manevi yönü anlatmak, hissedilenleri karşınızdakine yaşatmak en zorudur, yetenek ister. Ağar işte bu zoru da başarmıştır. Kitaplarını büyük bir dikkatle okuyorum. Halen bu mücadelenin içinde bulunan kahramanların faydalanacağı maddi ve manevi birçok hususlar olduğunu düşünüyorum. Terörle mücadele de en zayıf noktamız yaşananları yazmamaktır. Ağar işte bu boşluğu kapatıyor. &&& Ramis İLKER, (E) Hv. Plt Tuğgeneral Aklıyla ruhunda bütünleşen vatan sevgisini, ‘yüreğinde açan’ bayrak, ülke, inanç ve görev çiçeklerine çevirmiş. &&& Serdar AKYAZAN, (E) P. Kd. Alb. (dönemin) Özel Kuvvetler Tb. K.: Sevgili Abdullah, son kitabını biraz önce bitirdim. Sevgili kardeşim, beni hem ağlattın hem de gururlandırdın, sağol. Bizler hiç unutmayacağız. Sevgiyle gözlerinden öperim. Özel Kuvvetlerin acar, çakı gibi, yiğit, genç Abdullah’ı gözlerimin önüne geldi. Tekrar öpüyorum kardeşim. &&& İsmet KOTAK, Gazeteci Yazar, Eski TMT üyesi, bakan ve milletvekili, Kıbrıs Türk Basın Konseyi Başkanı: Kitabınızı içim ürpererek okudum. Kıbrıs’ta 17 yaşında Gazi Magusa’da yeraltı örgütü kurarak emek ve alın teri akıtan, arkadaşlarını sizin gibi yanı başında şehit veren bir kişi olarak hislerinizi çok iyi anlıyorum. Kitap, profesyonel bir yazarın eseri… Onca tasviri değme yazar yapamaz. Sizi kutlarım. Güneydoğu’yu gazeteci olarak iki kez gezen; Irak’ta Bağdat’a kadar ulaşan bir kişi olarak neler çekildiğini biliyorum. Kitaplarınızı teker teker okumayı sürdüreceğim. Saygılar sunarım. &&& Prof. Dr. Mahmut BAYIK, Türk Kan Vakfı ve Türkiye Kan Merkezleri ve Transfüzyon Derneği Başkanı: Kitap, bir vatanseverlik destanı... Hayranlık, umut ve gurur uyandırıcı... Gerek içeriği gerekse yazı dili çok etkileyici... &&& Prof. Dr. Talat HALMAN, Bilkent İnsanı Bilimler ve Edebiyat Fakültesi Dekanı: Sayın Abdullah Ağar; “Ölüm Dağları Bekler: Cudi Dağı” başlıklı çok değerli kitabınız derin ve heyecan verici, büyük bir zevkle okunan olağanüstü bir eser. Başarınızı yürekten kutlarım. Saygılar, tebrik ve teşekkürler, candan dileklerimle. &&& Prof. Dr. (Tbp. Kd. Alb.) Sedat GÜRKÖK, GATA Göğüs Cer. AD., Memorial: Yazmış olduğunuz “Türk Komandoları” isimli kitabınızı zevkle, ibretle, onurla; bazen ağlayarak, bazen de hüzünlenerek okudum. “Zorlukları yaşayan bilir” felsefesi ile kitabını okurken çektiğiniz zorlukları, vatan için çalışan ve çarpışan her askerin çektiği zorlukları ve can pazarını yaşamış gibi oldum. Özellikle Cudi ile yaptığınız muhabbette ağladım. Her şey için teşekkür ederim. Ben vatanını canı gibi seven, kendini ona adayan ve mesleğini şerefiyle yapan tüm Türk Komandolarını kucaklar, saygılarımı iletirim. Saygılarımla… &&& Banu AVAR: Okurken utanarak ağlıyorum. Gözyaşı okumayı zorlaştırıyor. Söylenecek şey yok… Gırtlağımda yumruklar… Allah’ın seni sakladığı gece, aklımdan çıkmayacak… &&& Cengiz ÖZAKINCI, Araştırmacı, Yazar: Bir Türk Hemingway’ı ile karşı karşıyayız. Hemingway, “yaşadığını yazan” ve “yaşadığını yaşatan” bir yazardı. Abdullah Ağar’da öyle; benzerlik yalnızca bu noktada, öykünme yok, tersine özgünlük var. Abdullah Ağar’ı ‘kalem’iyle ‘namlu’sunu ve ‘namus’unu birleştirmiş bir yazar… Okurken anlattıklarını yaşadığım, beni anlattığı olayın içine çekebilen az sayıda yazar vardır. Abdullah Ağar, bu bakımdan “benim yazarım” &&& Hasan YILMAZ, Mühendis-İş Adamı: Abdullah Ağar “Türk Şolohov”u… &&& Süleyman İlhami ÖZDEN, İstanbul Beşiktaş Em. Müftüsü: Beş bin yıllık tarihimizin bin yıllık çilesinin verildiği şanlı mücadelelerde “Karda açan kan çiçeklerinin kokusunu” getiren rüzgârın sesini de duydum bu kitaplarda, yüreğimizin sesini de… &&& Emre GÖNEN, Bilgi Üni/Picus Ed. Dergisi: Hani eski bir tabir vardır, “ibret vesikası” diye, bu da onlardan. Kahraman bir komando subayının –düşük yoğunluklu- savaşta günlük yaşantısı, yanında şehit düşen silah arkadaşları, kendisinin de ağır yaralı olarak savaş alanında, nerede ise tesadüfen hayatta kalması… Güzel tarafı, Erich Maria Remarque benzeri bir yaklaşıma sahip olması, yani savaşı askerin, en ileride çarpışan astsubay ve subayın gözünden nakletmesi. Ne var ki kitap sadece savaş hatıratı ile sınırlı değil, bir de “Silahlı Kuvvetler yüceltmesi” bölümleri var ki, değme bilim kurgu romanları yanına yaklaşamaz. Heinlein’in fevkalade askeri romanı Starship Troopers, bu kitabın yanında ilkokul kompozisyonu gibi kalır. &&& Ahmet ULUDAĞ, (E) Kurmay Albay: Güneydoğu gazisi Abdullah Ağar’ın 5. Tim adlı kitabını hiç değişikliğe gerek kalmadan Askeri Basımevinde talimname olarak bastır, tek er, manga, tim, takım eğitiminde kullan, o kadar gerçekçi yazılmış… &&& Mehmet Ali BİRAND: Felsefe veya siyaset yok. Gerçek bir yaşam kavgası, her an ölüm korkusunun kol gezdiği bir bölgeyi ve savaşı anlatıyor. &&& Melih ŞENDİL, Lig Tv.: Ne diyeyim ki? Yeni bitirdim “Toprak Mehmet’e Susamışsa” kitabınızı… Cd’sini dinliyorum arabada… Sesini açıyorum; “Millet duysun” diye… “Hissetsinler” diye. Bir Kuleli mezunu olarak, “Nasıl açıklayabilirim ki duygularımı” bilmiyorum. Belki yüz yüze anlatabilirim size… Lig bitsin, bir acı kahve eşliğinde… Her şey gönlünüzce olsun. &&& Bilgi Yayınevinden: Ölüm dağlarda mermi kadar hızlı gelir, roket gibi parçalar. Cudi’nin ölüm çağrısıdır bu… &&& Barış PINAR, Gaziler Dergisi: Abdullah Ağar’ın “5. Tim” i gözleriniz dolmadan, tüyleriniz diken diken olmadan, yüreğiniz titremeden okuyamayacağınız bir kitap. Hiç unutulmaması gerekenleri bize hatırlatmak için yazılmış bir kitap. Son olarak yine kitaptan bir mesajı buradan okurlara iletmek istiyorum. “Gazilerin, insanlardan beklediği, suratlara yapıştırdıkları acıma ve hüzün değildir. Bütün mertliğiyle onların fedakârlığını, onlarla beraber yaşayabilecek bir ruha sahip olmaktır.” &&& Erdal KUTLUK, (E) Dnz. İs. Kd. Bnb.: Sevgili Komutan, kitaplarınızı büyük bir heyecanla yaşayarak okuyorum. Kah dudaklarım titriyor, ağlıyorum, ama içim tarif edilmez bir şekilde sizlerle gururu yaşıyor. Eski bir asker olarak yanaklarından öpüyor, sana ve senin görmediğin, ama okurken birlikte yaşadığım bütün silah arkadaşlarıma içten sevgiler, şehitlerimize rahmetler, gazilerimize gururla sabırlar diliyorum. Bu ülke ebediyete kadar var olacaktır. &&& Mustafa ŞAHBAZ, Gazi Uzm. Çvş.: Merhabalar Sayın Ağabey, Dağ Komandoları adlı kitabını okudum. Kitapta, yaşadığınız olaylarda hep kendimi buldum. Böyle bir kitap yazdığınız için sizi şahsım adına kutlar, başarılarınızın devamını dilerim. Ben de bir gazi olarak gerçekten çok duygulandım. Bizler aynı duyguları ve aynı olayları yaşamamızdır. Saygılarımla. &&& Erdoğan TOKMAKÇIOĞLU, Gözcü: Okurken, zaman zaman yüzünüzde bir gülümseme belirmişken, ansızın gözlerinizden yaşlar akmaya başladığını, içinizin burkulduğunu fark ediyorsunuz. Dileyen gider bir hayal ürünü olan, o ilginç film “Kurtlar Vadisi-Irak”ta Polat Alemdar ve Memati’yi izler. Dileyen de “Ölüm Dağları Bekler-Cudi Dağı” adlı yapıtında “Abdullah Ağar”ın “zaman zaman ironik ve şaşırtıcı edebi bir dille anlattığı” abartısız gerçekleri, zaman zaman gözlerinizde yaşların belirmesini göze alarak okur. Seçim sizlerin elinde efendim. &&& Yeniçağ: Gazi subay Abdullah Ağar’ın başından geçen gerçek olayları derleyip, yaşanmış hayat hikayelerinden kitap haline getirdiği eserleri, her Türk Gencine, dünyaya geliş amacını ve vatanın kutsallığını anlatıyor. &&& Erdal GÜVEN, Tercüman: Kitap bir anı kitabı olduğu için yazılanların tamamı gerçek hikayeler. Kitabı okuyunca, insan Türk olduğundan gurur duyuyor. Özellikle son günlerde yaşananların ardından, insanın böylesine güçlü bir orduya sahip olduğunu öğrenmesi ayrıca büyük bir moral kaynağı. Ağar’ın kitabı insana yitirdiği milliyetçilik duygularını hatırlatıyor. 350 sayfalık kitabı okurken insanın tüyleri diken diken oluyor. &&& Suat GÜN, Önce Vatan: Kitabı elime aldığım andan itibaren Türk subayının yüksek vatanseverlik ruhunu yansıtan satırlar ve Türk Ordusunun böyle mümtaz subaylar yetiştirmede üstün vasfı, bende büyük güven hissi oluşturmuştur. Sayın Ağar’ı ziyaret ettiğimde bir gün sırtındaki kurşun yaralarını görmek ve onun şahsında Türk’ün sırtından nasıl hançerlendiğini kafama nakşetmek istemiştim. O’nun mübarek yaralarını gördüm, ona dokunmak şerefine nail oldum. Böyle ulvi şahısları hayat gözü ile görmek bile insanda maneviyata uzanan bir duygu seli oluşturuyor. Abdullah Ağar’ı görmek demek, Türk vatanseverliğinin erişilmez kokusunu almak demektir. Peygamber’in ashabının yankıladığı maneviyat iklimi Abdullah Ağar’da yüksek Türk vatanseverliği olarak tecelli etmiştir. Ben bu zatı hem gördüm hem de ruhum titreyerek kitabını okuyorum. &&& Selin ONGUN, Haftalık Dergisi: Hayat zor kolay değil onlar için, her şey vatan için… evet doğru okudunuz. Böyle yazıyor. Ancak, cümlenin kurgulanışında ya da noktalama işaretlerinde bir bozukluk olacak ki; anlam kulağa bir çırpıda gelmiyor. İdrak etmek için tekrar okumak, düşünmek, bozuk yerleri düzeltmek yani cümleyi yeniden inşa etmek gerek. Yıllarca dağlarda komando subayı olarak terörist takibi yapan Abdullah Ağar’ın “Türk Komandoları” adlı kitabına göz attığınızda dahi böyle hissediyorsunuz. Hayır, kitapta kullanılan dil karışık değil, anlatılanlar zor. Askerlerin yaşadıkları tam anlamıyla meşakkatli… çünkü askerler, iki yüzlü mayınlara basarak canlar verildiğini, tepelere tırmandıkça zorlukların çoğaldığı ancak buna rağmen mücadeleye devam ettikleri bir diyardalar. Yani Güneydoğu dağlarında terör örgütü PKK ile yapılan çatışmaların tam göbeğinde. Doğru, hayatlarını orada noktalayıp şehit olan askerlerin cenazelerinde yaşananları biliyoruz. Ancak ruhu yaralansa da sağ salim dönen askerlerin günlük hayatları konusunda sadece fikir üretebiliyoruz. Gazetelerde ve haber bültenlerinde yer alan haberlerde şehit ve gazilerin isimlerini duyduk. Ancak o isimlerin içinde kopan fırtınaları belki de hiç öğrenemedik. İlk görevine çıkan askerin ilk rüyasında ne gördüğünü, kabuslarının ne zaman başladığını bilemedik. Ağar, kitabında yer alan öykülerde askerlerin o bilmediğimiz kaygılarını, sevinçlerini, şakalaşmalarını, özlemlerini ve kendilerine has konuşma dillerini aktarıyor. &&& Ufuk Ötesi Dergisi: Kitapta; Anadolu’nun çeşitli yerlerinden gelen Mehmetler’in, vatan söz konusu olduğunda nasıl bir Mehmetçik haline geldiklerini, yol kesip haraç alarak, öğretmen, doktor, asker, sivil demeden ölüm kusan, köyleri basıp kadın erkek, genç yaşlı demeden kundakları bebelere kadar herkesi katleden ve askeri gördüğü anda da ortalıktan toz olmayı büyük maharet sayan, adına PKK denilen organize suç şebekesinin ardında kimler olduğunu, ilk başlarda vur-kaç (gayri nizami harp) taktiği uygularken birkaç yıl içinde Türk Ordusuna karşı cephe savaşı vermeye kalkışmasını bulacaksınız. &&& Kenan SÖNMEZLER: Size önereceğim kitapla yazdıklarımın ne ilgisi var şimdi? Nereden düştü bu laflar şimdi aklıma? Ama şunu bilin ki bu kitapta “İse de” yok. Sapına kadar gerçek, sapına kadar duygusal. Bu kitap bir türkü… Türklerin söylediği erkekçe, mertçe ve Türkçe söylediği bir türkü… Okumalısınız. &&& Suna KIRAÇ, KOÇ Holding Yön. Kur. Baş. Yrd.: Güneydoğu bölgemizde ülkemizin en büyük sorunu terörle mücadele eden ordumuzun, ne zorluklarla karşılaştığını, nelere katlandığını hepimiz biliyoruz. Ancak sizin de belirttiğiniz gibi, bu mücadelenin ne fedakârlıklarla yapıldığını ne şartlara katlanıldığını hayal etmemiz imkânsız. Anılarınızın yer aldığı, belgesel niteliğindeki dört kitabınızın halkınızın bilinçlenmesine büyük katkısı olacaktır. Sizi, hem bir asker olarak ülkemize yaptığınız değerli hizmetleriniz, hem de kitaplarınız için kutluyorum. &&& Güler SABANCI adına Ali Haydar TAŞLI, SABANCI Holding Yön. Kur. Baş. Kamu İlişkileri Dan.: Yönetim Kurulu Başkanımız Sn. Güler SABANCI Hanım size teşekkür ederken, kitaplarınız hakkında görüşlerini bildiren; başta KKTC Cumhurbaşkanı Sn. Rauf DENKTAŞ olmak üzere, komutanlığınızı yapan değerli komutanların ve yazarların hakkınızdaki yazılarından son derece etkilendiğini, birlikte savaşırken verdiğiniz şehitleri rahmetle andıklarını, başta siz olmak üzere gazilerimize sıhhat ve huzur dilediklerini iletmemi istemişlerdir. Olayları televizyondan izleyerek yorum yapan bazı işgüzarların yaşamış olduğunuz bu olayları okuyarak utanacaklarını umuyor, ben de kalben kutlayarak sağlık ve uzun ömürler diliyorum. &&& Tuncay ÖZİLHAN, ANADOLU Grubu Yön. Kur. Baş.: Gerçek bir vatan evladı olarak gösterdiğiniz özveri ve başarılarınız için sizi gönülden kutluyorum. Geleceğe iz düşmek adına, önemi büyük olan yazılı kültür geleneğimizin yetersiz olduğu ülkemizde, yaşadıklarınızı yazıya dökme azminizi takdirle karşılıyorum. Yaşananları herkesi sarabilecek şekilde yazıyla ifade edebilmek ayrı bir yetenek… Askerlikte olduğu gibi yazarlıkta da son derece başarılı olduğunuzu ifade etmek isterim. Eserleriniz sade vatandaş olan bizleri, bildiklerimizin ötesine olayların tam kalbine götürüyor. Hayati önemdeki tanıklıklarınız, içimize işleyerek, hepimizi durup düşünmeye davet ediyor. Başarılı çalışmalarınızın devamı arzusuyla, en içten esenlik dileklerimi sunuyorum. Saygılarımla… &&& Ekrem AKYİĞİT, Collezione Yön. Kur. Baş.: Sizin bu değerli kitaplarınızı kendim okuduktan sonra şirketimiz kütüphanesine hediye edeceğim ki, tüm çalışanlarımız sizin bu onurlu mücadelenizi ve orada yaşananları daha iyi anlasınlar. Güneydoğu’da yaptığınız mücadele bittikten sonra orada yaşananları sanal âlemde yaşayan, konudan bihaber olan yeni nesillere aktarmak gibi kutsal bir amaç için kitaplar yazmanızın, tüm ülke vatandaşları tarafından takdirle karşılanacağından hiç şüphem yoktur. Bundan sonra yapacağınız tüm çalışmalarda başarılı olmanız, en büyük dileğimdir. /// &&& /// Şimdilik yeterlidir sanırım… Ben Abdullah Ağar… Nöbetteyim. Bu can bu bedende durdukça… Yüce Yaradan izin verdikçe… Vatan, Millet, Devlet, Mehmetçik, İnsanlık ve Gelecek için… Velhasıl Yaradan hakkı, emanetleri ve rızası için… Ahdimdeyim, yeminimdeyim… Mücadeleye, bilgi, bilinç ve anlam harbine devamdayım.
- Aug 16, 20264.0x their median
Türkiye’de “Terörsüz Türkiye Süreci”ne ve PKK türevlerinin “kök yasa”, “çerçeve yasa” dedikleri çıkan yasaya rağmen… Terör örgütü PKK’nın sözde “atılım”, “ilk kurşun”, “diriliş” günü olarak tanımladığı bu 15 Ağustos yıldönümünde bazı yerlerde kutlamalar, havai fişekler vardı. Ve tam da o meşum günün yıldönümünde Başyılan Karayılan, kör göze parmak aymaz bir mesaj yayınladı. Diyor ki: “Silah bırakma, Apo’nun fiziki özgürlüğü ve siyasi muhataplığı sağlanmadan olmaz. Çerçeve yasa yetersiz. Mesele sadece silah bırakmaya indirgenemez…” Ve ardından: “Zap ve Metina’da tıkandılar; ilerleyemediler. Silahla, şiddetle bizi yok edemeyeceklerini anlayınca tekrar çağrı oldu.” // Öyle mi Başyılan? O zaman sana tek bir soru: Senin “devlet kurdum” dediğin, “kurtarılmış bölge” ilan ettiğin Sinath, Haftanin, Parasiya, Gapnerk, Zap, Metina, Avaşin-Basyan ve Hakurk’ta bugün kim oturuyor? Ve oraları nasıl aldı? Martavalı bırak. Hikâyeni ağababan üzerinden anlat… // Bir tarafta 42 yıllık kanlı terörünü “zafer” diye sunan bir terör örgütü… Bir tarafta onu muhatap alanlar… // Peki terör örgütü PKK’nın sözde “atılım”, “ilk kurşun”, “diriliş” günü olarak tanımladığı; Başyılan’ın mesaj yayınladığı 15 Ağustos neyin yıldönümüydü? Başında durduğum o mezarda, 15 Ağustos 1984’te Eruh’ta PKK’nın ilk saldırısında şehit edilen Mehmetçik yatıyor. J. Onb. Süleyman Aydın. Erzincan/Mertekli. // Onların “ilk kurşun”, “atılım”, “diriliş” diye kutladığı, bugün bile mesajlar yayınladığı şey… Bizim için Mehmetçiğin sırtına saplanan ilk kurşundu. O gün sırtımıza saplanan kurşunu, PKK bugün çok daha sinsi ve tehlikeli siyasi bir kurşuna dönüştürmek istiyor. Farkında mısınız bilmem, ama Başyılan tam da bunu anlatıyor. // Oysa asıl gerçek bambaşka… Mehmetçiğin kanı ve canıyla; Terör örgütü Türkiye’de eylem kabiliyet ve kapasitesini büyük ölçüde yitirmiş, “Devlet kurdum”, “kurtarılmış bölge ilan ettim” dediği; Sinath, Haftanin, Metina, Parasiya, Gapnerk, Zap, Avaşin-Basyan ve Hakurk’ta ezilmiş, Suriye’de sıkışmış durumda… // Bütün bunlara rağmen… Terör örgütü; Kayıtsız şartsız silah bırakmıyorsa, Kayıtsız şartsız kendini tasfiye etmiyorsa, “Kan akmasın” umudunu siyasi bir fırsat ve baskı aracına çevirmeye çalışıyorsa, Suriye’de “YPG/PYD’yi tasfiye ediyoruz” diyerek yapısal bütünlüğünü koruyor ve statü kazanıyorsa, Irak’ta yeni alanlara açılıyorsa, İran’a karşı yeni pozisyonlar arıyorsa, Siyasi türevleri “İşler istediğimiz gibi gitmezse Türkiye’de her yer Gazze’ye döner” diyerek tehditler savurmaya, gözdağı vermeye kalkışabiliyorsa, Ve ilk Mehmetçiği arkadan vurdukları 15 Ağustos’ta bile hâlâ “diriliş”, “atılım”, “ilk kurşun” söylemleriyle mesajlar yayınlayabiliyorsa… Burada sadece silah bırakma ve tasfiye umutlarını değil, çok daha büyük bir siyasi, stratejik ve ontolojik bir oyunun oynandığını görmek zorundayız. // Bunu bize sadece Başyılan’ın anlattığı masal değil… Saha anlatıyor. 42 yıllık tecrübe anlatıyor. Ve en önemlisi; İlk şehidin kabrinden yükselen gerçek anlatıyor.
- Aug 3, 2026
Karşımızda bir terör örgütü; sinsi terör siyaseti ve manipülasyonları var. 'Kan akmasın umudunu' silahlaştırmış, taviz üstüne taviz kopartmaya, üniter yapımızı ve egemenliğimizi çökertmeye çalışırken, bir yandan kendini kurtarıyor, bir yandan da jeopolitik bir aparat olarak yeniden konumlanıyor. @AzmiKaramahmut ile MK TV'de konuştuk. https://t.co/rqlW6MikIk
- Aug 17, 2026
SDG/YPG GERÇEKTEN TASFİYE Mİ EDİLİYOR, YOKSA ŞAM’IN İÇİNE Mİ TAŞINIYOR? “SDG/YPG’nin tasfiye edildiği açıklanacakmış.” O zaman biz de bu tasfiye açıklamasından önce, tasfiyenin yazısını yazalım. Ve ilk kriteri şöyle yazalım: “Örgütün adı değil, örgütsel kapasitesi tasfiye edilmelidir.” Yapılan açıklamalar son derece dikkat çekici bir gelişmeye işaret ediyor: 1- Süzme PKK’lı olup daha sonradan Suriye Savunma Bakan yardımcılığına atanan Sipan Hemo: “SDG ve YPG’yi haftaya feshedeceğiz. Fesih açıklamasının ardından hakların anayasa kapsamında güvence altına alınması için yasalar ve görüşmeler dönemi başlayacak” demiş. 2- YPG/PKK terör örgütünün sözde Ayn el-Arab, namı diğer Kobani/Arap Pınarı saha sorumlusu Mahmud Berxwedan, SDG/YPG’nin tasfiyesiyle ilgili Türkiye Gazetesi’ne son derece çarpıcı bir röportaj vermiş. 3- Türkiye’de konuyu çalışan bazı siyasetçiler bu açıklamalarla örtüşen açıklamalar yapmış. Bütün bunların hepsi üst üste gelince üzerinde durulmayı, araştırılmayı, sorgulanmayı, stratejik akılla okunmayı ve üzerinde yazı yazılmayı hak ediyor. Çünkü mesele doğrudan doğruya Türkiye’nin geleceğini ilgilendiriyor. // İşe Berxwedan açıklamasını deşerek başlayalım: (O’nun ağzından) özetle Berxwedan; - “Birkaç gün içinde SDG ve YPG’nin feshini duyuracaklarını”, - yaklaşık 10 bin SDG/PKK’lının Suriye ordusuna katıldığını, - entegrasyonun önündeki engellerin yüzde 99 oranında aşıldığını, - “SDG ve YPG’yi dağıttıklarını”, - Şam’la bütünleşmenin önünde ciddi bir engel kalmadığını, - Özerk Yönetim yapısının sona ereceğini, - silahlarını gömdüklerini, - ayrı bir devlet kurmak istemediklerini, - artık geri dönüş olmadığını, - “tek ordu, tek devlet, tek bayrak ve ortak vatan” temelinde yeni bir Suriye inşa edeceklerini söylüyor. - askeri birleşmenin teorik olarak tamamlandığını, ancak Türk vatandaşlığına sahip YPG ve YPJ savaşçılarının durumunun hâlâ çözülmemiş başlıklardan olduğunu ifade ediyor. - Kamu kurumları ve petrol sahalarının Şam yönetimine devredilmesinin de tamamlanmak üzere olduğunu belirtiyor. Daha da önemlisi… - Geçmişte SDG/YPG’nin 70-100 bin, hatta daha yüksek rakamlara ulaştığı yönündeki iddiaların gerçeği yansıtmadığını, gerçek sayının 35 bini aşmadığını söylüyor. Ve Türkiye’de devam eden “Terörsüz Türkiye” sürecini destekliyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin büyük riskler aldığını, “bin yıllık bir adım” attıklarını, bunun Suriye, Irak ve İran üzerinde büyük etkileri olacağını ve tarihe büyük devlet adamları olarak geçeceklerini söylüyor. Bütün bunlar bir terör örgütü mensubunun ağzından geliyor. Ve hepsi Türkiye Gazetesi’nin röportajında açık biçimde yer alıyor. (Türkiye Gazetesi) // Peki gerçekten ne oluyor? YPG/PKK terör örgütünün kendisini tasfiye edeceğinin açıklanması… Bence çok heyecan verici bir şey. Ama gerçekten öyle mi? İşte burada heyecanı bir kenara bırakıp stratejik akılla düşünmek gerekiyor. Çünkü önümüzde çok temel bir soru var: Bu bir gerçek tasfiye mi, yoksa yeniden yapılanma mı? Türkiye’yi, Suriye’yi, bölgeyi, ilişkileri ve güvenliği nasıl etkileyecek? / Öncelikle burada birbirinden kesinlikle ayrılması gereken birkaç husus var. “10 bin savaşçı Suriye ordusuna katıldı” demek başka şey. “SDG/YPG’nin askeri ve siyasi kapasitesi tamamen ortadan kalkıyor” demek başka şey. / “Birkaç gün içinde SDG ve YPG feshedilecek” demek başka şey. “SDG’nin örgütsel kapasitesinin Şam’ın devlet yapısı içerisinde korunarak yeniden konumlandırılması” ise çok daha başka bir şey. / Dolayısıyla asıl stratejik soru şudur: SDG gerçekten tasfiye mi ediliyor, yoksa SDG’nin silahları, kadroları, yapısal bütünlüğü, emir-komutası, bağlantıları, himayesi, güdülenmesi, tünelleri, sınır aşım kapasitesi ve örgütsel yetenekleri Suriye devletinin içine taşınarak yeni bir biçimde mi korunuyor? Çünkü bir örgütün; Adı, giysisi, peçi, flaması, hukuki statüsü değişebilir, hatta başka bir ordunun bünyesine dahi alınabilir. Ama bunların hiçbiri tek başına örgütsel kapasitenin ortadan kaldırıldığı anlamına gelmez. İşte meselenin düğüm noktası tam da burasıdır. Örgütün adı değil, örgütsel kapasitesi tasfiye edilmelidir. // DÖRT TUGAY: ENTEGRASYON MU, TASFİYE Mİ? Bilmeyenler için son derece önemli bir hususu hatırlatmak gerekiyor. SDG/PKK’ya bağlı, her biri ortalama 2.000 YPG/PKK’lıdan oluşan; - Haseke’de, Kamışlı’da, Derik’te konuşlu 3 SDG/PKK tugayı 60. Tümen bünyesinde… - Ayn el-Arab/Kobani’de konuşlu bir tugay Halep’e bağlı 72. Tümen bünyesinde… olmak üzere toplam dört tugay, yapısal bütünlükleri korunarak Suriye ordusuna entegre edilmişti. Bu son derece önemli. Çünkü burada “entegrasyon” ile “tasfiye” arasındaki fark bütün çıplaklığıyla ortaya çıkıyor. Bir örgüt mensubunun başka bir ordunun üniformasını giymesi ile o örgütün örgütsel kapasitesinin ortadan kaldırılması aynı şey değildir. Tam tersine, bu dört tugay örneği bize şunu gösteriyor: Bir silahlı yapının devlet ordusunun içerisine alınması, o yapının otomatik olarak tasfiye edildiği anlamına gelmez. Eğer yapı; * kendi kadrolarını, * kendi iç bağlarını, * kendi komuta ilişkilerini, * kendi silahlarını, * kendi yerel güvenlik ağlarını, * kendi istihbarat bağlantılarını koruyabiliyorsa, ortada tasfiye değil, yeniden konumlandırma vardır. İşte bu nedenle dört tugay meselesi, bugün yaşananları okumak açısından son derece kritik bir örnek teşkil ediyor. // RAKAMLAR MESELESİ: 100 BİN Mİ, 35 BİN Mİ? Burada çok daha büyük bir soru karşımıza çıkıyor. Mahmud Berxwedan, SDG/YPG’nin geçmişte ileri sürülen 70-100 bin, hatta daha yüksek rakamlara ulaşan mevcudiyetinin gerçeği yansıtmadığını ve gerçek sayının 35 bini aşmadığını söylüyor. Bu açıklama son derece dikkat çekici. Çünkü geçmişte SDG/YPG’nin mevcudiyeti konusunda ABD Suriye eski özel temsilcisi James Jeffrey, Mazlum Abdi başta olmak üzere pek çok kaynak tarafından çok daha yüksek rakamlar söylendi: 100 bin ve üzerinde, hatta 130 bin gibi rakamlar gündeme geldi. Şimdi ise Berxwedan: “35 bini aşmadı” diyor. Peki? İnandığımızı varsayalım. Bu durumda dahi, karşımızda James Jeffrey-Mazlum Abdi çelişkisinden çok daha ciddi bir sorun var: Geçmişte açıklanan, ABD’liler dahil parası alınan, bütçeleri, bordoları olan gerçek mevcutla bugün açıklanan rakamlar arasındaki bu devasa fark nasıl açıklanacak? Hadi biraz yumuşatalım: SDG içerisinde önemli bir Arap kadro bulunduğunu zaten biliyorduk. Fırat’ın doğusundaki gelişmeler, Şam güçlerinin operasyonları ve Arap aşiret unsurlarının önemli bölümünün SDG’den kopması sonrasında bu yapıların ciddi ölçüde dağıldığı görülüyor. Senadid güçleri başta olmak üzere Arap unsurların sayısı konusunda sahada farklı rakamlar bulunuyor. Ama en fazla 40-50 bin civarında rakamlar telaffuz edildi. Hadi bu ‘en fazla’yı çıkartalım. Geri kalanlar nerede? Ne kadarı Suriye dışına çıktı? Ne kadarı Irak’a veya İran’a geçti? Ne kadarı başka yapılara dönüştü? Ne kadarı yer altında kaldı? Ve en önemlisi: Bütün bu silahlı yapının bugün nerede olduğuna ilişkin güvenilir ve doğrulanabilir bir envanter var mı? İşte bu sorular cevaplanmadan, yalnızca “35 bin kişiydik” denilmesiyle mesele kapanmaz. Çünkü güvenlikte önemli olan sadece bugünkü spekülatif rakam değil, silahlı gücünün gerçekten ne olduğu ve nereye gittiğidir. // GERÇEK TASFİYENİN KRİTERLERİ: Eğer gerçekten bir tasfiye yaşanıyorsa bunu söylemlerden değil, sahadaki mekanizmalardan anlarız. Eğer gerçekten; * SDG/YPG’nin bağımsız silahlı ve siyasi yapısı sona eriyorsa, * ayrı komuta-kontrol sistemi kaldırılıyorsa, * silahlı unsurlar eksiksiz biçimde Şam’ın emir-komuta zincirine giriyorsa, * ağır ve stratejik silahlar merkezi yönetime teslim ediliyorsa, * silah depoları ve mühimmat stokları kayıt altına alınıyor ve merkezi denetime geçiyorsa, * sınırlar ve sınır kapıları Şam yönetimine devrediliyorsa, * petrol sahaları ve ekonomik kaynaklar merkezi devlet kontrolüne geçiyorsa, * yerel güvenlik yapılanmaları merkezi devlet yapısına bağlanıyorsa, * PKK bağlantılı yabancı veya dışarıdan gelen kadrolar bölgeden ayrılıyor ve nereye gittikleri kayıt altına alınıyorsa, * istihbarat ve finans ağları dağıtılıyorsa, * binlerce kilometrelik tünel ve tahkimat ağları merkezi devletin kontrolüne geçiyor veya işlevsiz hâle getiriliyorsa, * üsler, kışlalar ve karargâhlar boşaltılıp devrediliyorsa, * Özerk Yönetim’in paralel devlet kurumları ortadan kaldırılıyorsa, * YPJ ayrı bir silahlı yapı olmaktan çıkarılıyorsa, * örgütün yeniden silahlanma ve yeniden örgütlenme kapasitesi ortadan kaldırılıyorsa, * “Bir başka soru daha var: ABD tarafından yıllar içerisinde SDG/YPG sahasına taşınan on binlerce ton silah, mühimmat, araç, teçhizat ve lojistiğin akıbeti nedir? Bunlar ne oldu? Ne kadarı teslim edildi, ne kadarı transfer edildi, ne kadarı imha edildi, ne kadarı envantere alındı ve ne kadarı hâlâ örgütün kontrolünde? İşte bu soruların gerçek tasfiyeyle ilgili ispatları ortaya çıkarsa işte o zaman gerçek bir tasfiyeden, silah bırakmadan ya da son derece netameli ve tehlikeli bir entegrasyon sürecinden ya da yeniden yapılanmadan bahsedilmesi gerekir. İşte o zaman: “SDG dağılıyor” ifadesinin ne anlama geldiğini görebiliriz. Gerçeği dil değil, saha anlatır. // PEKİ VAR MI? Ben henüz göremiyorum. Siz görebiliyor musunuz? İşte bütün mesele burada. Çünkü birkaç gün sonra YPG/SDG’nin feshedildiği açıklanabilir. Ama bunun gerçekten ne anlama geldiğini anlamak için yalnızca açıklamalara bakamazsınız. Bakılması gerekenler şunlardır: Ne feshedildi? Ne devredildi? Ne teslim edildi? Ne dağıtıldı? Ne korundu? Kim kimin emrinde? Silah kimin kontrolünde? Para kimin kontrolünde? Sınır kimin kontrolünde? Petrol kimin kontrolünde? İstihbarat kimin kontrolünde? Tüneller kimin kontrolünde? Kadrolar nerede? Ve en önemlisi: Yeniden silahlanma kapasitesi kimin elinde? // Ve bir tokat! “SİLAHLARIMIZI GÖMDÜK” CÜMLESİNİN ANLAMI: Mahmut Berxwedan’ın: “Silahlarımızı gömdük” sözü, bilmem aklınıza ne getirdi? Çünkü güvenlik açısından; silahı teslim etmek ile silahı gömmek aynı şey değildir. Teslim edilen silah; * envantere alınır, * miktarı ve niteliği belirlenir, * merkezi otoritenin kontrolüne geçer, * kullanım kapasitesi denetlenir. Peki gömülen silah? Eğer yeri, miktarı, niteliği ve erişim imkânı merkezi otoritenin iradesi, bilgisi ve denetimi dışında kalıyorsa, burada silahın ortadan kaldırılmasından değil, “erişilebilirliğinin ertelenmesi” söz konusudur. Dolayısıyla burada sorulması gereken soru: “Silahlar gömüldü mü?” değil, “Silahlar kimin kontrolünde?” sorusudur. İşte gerçek tasfiyenin kritik göstergelerinden biri budur. Bizim açımızdan ise: Gömülme; ipe un serme, sözünde durmama, algı yaratma, gözümüzü boyamadır. Çünkü gömülen ya da yakılan silah, teslim edilmiş silah değildir. // SİPAN HEMO: KIRMIZIDAN BAKAN YARDIMCILIĞINA: Sipan Hemo kod; gerçek adı Semir Asu. Türkiye’nin terörle mücadele literatüründe sıradan bir YPG mensubu değildi. Türkiye tarafından kırmızı kategoride aranan, hakkında 20 milyon TL’ye kadar ödül konulan, SDG/PKK’nın en üst düzey kadrolarından biriydi. Sonra ne oldu? Suriye Savunma Bakan Yardımcısı oldu. Ve şimdi… Sessiz sedasız Türkiye’nin Terörden Arananlar sistemindeki kaydı kaldırıldı. Hassas bir durum: O yüzden dikkatli olmaya çalışalım. Ve soralım. Bu hangi hukuk/idari mekanizma sonucunda kayıtta gözükmez hale geldi ve bunun terörle mücadelede statüsel karşılığı nedir? Sipan Hemo’nun bu kronolojisi çok ilginç? Son derece çarpıcı. Dün: Türkiye tarafından kırmızı kategoride aranan en tepedeki örgüt mensuplarından biriydi. Bugün: Suriye’nin Savunma Bakan Yardımcısı. Şimdi ise: Türkiye’nin terör arama sisteminde kaydı görünmüyor. Peki yarın? Protokol masalarında kırmızı listelerden çıkardığımız teröristlerle el sıkışan, fotoğraf veren diplomatlar, generaller mi göreceğiz? Peki bu figür ve seyr-ü sülük-ü ne anlama geliyor? Bir insanın statüsü değiştiğinde, geçmişteki örgütsel kapasitesi de otomatik olarak ortadan kalkmış mı olur? Hayır. Statü değişikliği, kapasite tasfiyesinin delili değildir. Yoksa burada daha büyük bir dönüşüm mü yaşanıyor? Çünkü mesele artık yalnızca: “Kaç YPG’li Suriye ordusuna katıldı?” sorusu değildir. Asıl soru şudur: “YPG/SDG’nin hangi stratejik kadroları, hangi makamlarla ve hangi yetkilerle Suriye devletinin içine taşınıyor?” Çünkü sıradan bir teröristin entegrasyonu başka şey… Örgütün stratejik kadrolarının devletin güvenlik mimarisinde makam sahibi olması başka şeydir. Türkiye’de kırmızı listeden çıkartılmaları başka şey… İşte Sipan Hemo figürü bu nedenle son derece önemlidir. Yapısal bütünlüğü bozulmayan 4 tugay bize örgütsel yapının nasıl taşınabileceğini gösterirken, Sipan Hemo; örgütsel kadronun ve komuta kapasitesinin devletin içine nasıl taşınabildiğini önümüze koyuyor. Burada sorulması gereken soru çok basit: Tasfiye edilen gerçekten örgüt mü? Yoksa… Örgütün adı, üniforması ve hukuki statüsü mü? İsim değişir, urba değişir, peç değişir, rol değişir, hukuki statü değişir. Ama kadro, komuta ilişkileri, askeri hafıza, istihbarat bağlantıları ve örgütsel kapasite korunuyorsa… Biz buna tasfiye mi diyeceğiz? Yoksa: “Örgütün devletin içine taşınması” mı? İşte Türkiye açısından asıl dikkat edilmesi gereken yer tam da burasıdır. // ÖZERK YÖNETİM GERÇEKTEN SONA MI ERİYOR? Bence açıklamanın en kritik taraflarından biri de budur. Çünkü SDG/YPG meselesi yalnızca silahlı bir yapılanmadan ibaret değildi. Yıllar içerisinde Suriye’nin kuzeydoğusunda; “silahlı - siyasi - idari - ekonomik - güvenlik - istihbari – narkotik” boyutları bulunan çok katmanlı bir yapı oluştu. Dolayısıyla yalnızca YPG’nin adını değiştirmek yetmez. Eğer gerçekten Özerk Yönetim sona eriyor; - kamu kurumları Şam’a devrediliyor, - petrol sahaları merkezi yönetime geçiyor, - sınır kapıları ve sınırlar merkezi devletin kontrolüne giriyor, - yerel güvenlik yapılanması Suriye devletinin içerisine alınıyor, - paralel siyasi ve idari kurumlar ortadan kaldırılıyor ise… İşte o zaman gerçekten çok kapsamlı bir dönüşümden söz edebiliriz. Çünkü: Sınırı kontrol eden, sınır kapısını kontrol eden, ekonomik kaynakları kontrol eden, kamu kurumlarını kontrol eden ve kendi silahlı gücüne sahip olan bir yapı, devlet içerisinde devlet olma kapasitesini koruyor demektir. Ama bunların tamamı merkezi devlete geçerse? İşte o zaman tablo gerçekten değişir. Bu nedenle Şimelka başta olmak üzere sınır kapıları ve sınırların durumu, petrol sahalarının devri, kamu kurumlarının devri ve yerel güvenlik yapılanmasının niteliği, hala gerçekleşmemiş bireysel silahlı entegrasyon kadar hatta bazı açılardan ondan daha önemlidir. // TÜRKİYE AÇISINDAN TARİHÎ BİR FIRSAT MI? Gerçekten ve eksiksiz biçimde hayata geçirilirse… Evet. Türkiye açısından çok önemli bir jeopolitik kırılma ortaya çıkabilir. Çünkü Türkiye’nin karşı karşıya olduğu mesele yalnızca Türkiye sınırları içerisindeki PKK yapılanması değildir. Mesele; “Türkiye - Irak - Suriye - İran - Avrupa” hattına yayılan çok katmanlı bir örgütsel, siyasi, finansal, narkotik ve jeopolitik ağdır. Bu gerçekten tarihî bir fırsat olabilir. Ama… Yalan, algı, aldatmaca ve göz boyamanın bir parçası, aldananı olmamak kaydıyla… Sonuçta SDG/PKK ve Şam üzerinde ABD başta diğer bölgesel ve küresel bazı aktörlerin elinin ne kadar ağır ve de ne kadar mahir olduklarını biliyoruz. Bu haliyle, sahadaki ispatlarıyla, çelişkileriyle ve yapısal bütünlüğün korunduğu entegrasyon riskleriyle bu gördüklerimiz; - Yeni bir algı operasyonu mu? - Bir zaman kazanma hamlesi mi? - Örgütün yeni şartlara adaptasyonu mu? - Ve son derece tehlikeli ve sinsi bölgesel dizaynın bir parçası mı? İşte bütün bunları görüyor ve her şeye rağmen iyi niyetimizi muhafaza etmeye çalışıyoruz. // ŞUNU KESİNLİKLE UNUTMAYALIM Suriye’de YPG/SDG’nin yapısal bütünlüğünü koruyarak Şam’a entegrasyonu; PKK’nın Suriye’de ve bölge genelinde tamamen tasfiye edildiği anlamına gelmez. Suriye’de daha tehlikeli bir YPG/SDG ortaya çıkar. Irak’ta Kandil hâlâ var. Gara hâlâ var. Sincar hâlâ ayrıca değerlendirilmesi gereken bir alan. Mahmur’da. Halepçe’de, Süleymaniye’de, Kerkük’te alanlarını genişletme peşindeler. İran sahası hâlâ ayrıca değerlendirilmesi gereken son derece kritik bir alan. Örgütün dış siyasi ve finansal ağları hâlâ ayrıca değerlendirilmesi gereken alanlar. Narkoterör ayağı hâlâ ayrıca değerlendirilmesi gereken bir alan. Bütün bunlara rağmen Suriye’de yaşanacak gerçek bir tasfiye; bölgesel tasfiyenin kendisi değil, ama bölgesel tasfiyenin çok önemli bir safhası olabilir. // PEKİ BİZ BUNU NASIL OKUMALIYIZ? Şimdilik erken… Ama birkaç gün sonra YPG/SDG’nin feshedildiği açıklanırsa bile yine erken. Çünkü açıklama başka şeydir. Uygulama başka şey. İlan başka şeydir. Mekanizma başka şey. Hukuki statü başka şeydir. Fiilî kapasite başka şey. Ve güvenlikte son sözü söyleyen; niyet ve söz değil, kapasite ve sahadaki gerçektir. // Şimdi bence yapılması gereken, heyecanlanmak veya hayal kırıklığına uğramak değil. - Sahayı izlemek. - Kadroları izlemek. - Silahları izlemek. - Tünelleri izlemek. - Sınırları izlemek. - Sınır kapılarını izlemek. - Petrol sahalarını izlemek. - Kamu kurumlarını izlemek. - İstihbarat ağlarını izlemek. - Finans ağlarını izlemek. - YPG ve YPJ’nin gerçekten ortadan kalkıp kalkmadığını izlemek. - Ve bütün bunların üzerinde: - Komuta-kontrolün kime geçtiğini izlemek. Çünkü bütün bu soruların cevabı bize bir şeyi gösterecek: SDG/YPG gerçekten tasfiye mi edildi? Yoksa… - SDG/YPG Suriye devletinin içine mi taşındı? - Eğer gerçekten tasfiye gerçekleşir; - komuta-kontrol ortadan kalkar, - silahlar merkezi otoriteye teslim edilir, - tüneller ve üsler devredilir, - siyasi-idari paralel yapı sona erer, - sınırlar ve sınır kapıları Şam’a geçer, - petrol ve ekonomik kaynaklar merkezi yönetime devredilir, - PKK bağlantılı dış kadrolar teslim alınır ya da ülkeden/bölgeden çıkarılır, - istihbarat ve finans ağları dağıtılır - ve yeniden silahlanma kapasitesi ortadan kaldırılırsa… Türkiye’nin yıllardır karşı karşıya olduğu güvenlik denkleminde gerçekten tarihî bir kırılma meydana gelebilir. Ama bunlar gerçekleşmez; - yalnızca isim değişir, - giydikleri, peçleri değişir, - hukuki statü değişir, - paçavra gider, yerine Suriye bayrağı asılır, - fakat kadro, komuta, silah, istihbarat, finans, tünel, üs ve yeniden yapılanma kapasitesi korunursa… “O zaman yaşanan şey: tasfiye değil, adaptasyondur.” “Dağılma değil, yeniden yapılanmadır.” “Yok oluş değil, devlet içerisine taşınmadır.” “Ve Türkiye açısından asıl risk de tam olarak budur.” Bu nedenle şimdi sözün değil, sahadaki fiilî dönüşümün izlenmesi gerekiyor. Çünkü sonunda gerçeği açıklamalar değil; sahadaki mekanizma gösterecek. Bu kadar uzun bir çalışmadan sonra… Bütün meselenin özeti tek bir cümledir: ÖRGÜTÜN ADI DEĞİL, ÖRGÜTSEL KAPASİTESİ TASFİYE EDİLMELİDİR. Saygılarımla… Abdullah Ağar 17 Ağustos 2026
- Aug 4, 2026
ÇAYKO… “Abdullah Ağar bu Rus komutanı neden yazar?” diye de sorabilirsiniz. Hatta Moskova’da bombalı saldırıya uğrayan ve Ukrayna savaşının en önemli Rus komutanlarından biri olan Çayko’nun bizim için ne anlamı olabilir, nereden çıktı diye de sorabilirsiniz. Okudukça anlayacaksınız. Çünkü karşımızda yalnızca bir suikast iddiası değil; Ukrayna’dan Suriye’ye, Libya’dan Orta Doğu’ya, hatta Kafkaslara uzanan çok katmanlı bir jeopolitik hikâye ve Türkiye’nin hafızasında derin iz bırakan çok acı bir olay var. O yüzden Çayko yazılmayı hak ediyor. Dediğim gibi, kamuoyu bu isme çok yabancı olabilir. Ama Suriye dosyasını yakından takip edenler, hele ki Türkiye adına süreçte görev alan ve hiç konuşmayacak olan çölün askerleri ve istihbaratçıları, Aleksandr Yuryeviç Çayko’nun kim olduğunu ve bizim açımızdan ne ifade ettiğini çok iyi bilir. Hadi başlayalım… // Aleksandr Yuryeviç Çayko Hava Orgeneral Rus Hava-Uzay Kuvvetleri Başkomutanı Öldü mü? Yaralandı mı? Yaşıyor mu? // 1 Ağustos 2026 Cumartesi akşamı, saat 20.00 sularında Moskova’nın merkezindeki lüks İtalyan restoranı Balzi Rossi’de büyük bir patlama meydana geldi. İddialara göre, bir kadın “hediye” olduğunu söylediği paketi restorana getirdi. Güvenlik görevlisi paketi kontrol etmek isterken bomba infilak etti. İlk belirlemelere göre kadın, güvenlik görevlisi ve bir müşteri olay yerinde hayatını kaybetti. Daha sonra yaralılardan iki kişinin daha yaşamını yitirmesiyle ölü sayısı 5’e yükseldi. Patlamada 21 kişi de yaralandı. Peki hedef kimdi? Mevcut veriler, saldırının hedefinin Rus Hava-Uzay Kuvvetleri Başkomutanı Orgeneral Aleksandr Çayko olduğunu güçlü biçimde düşündürüyor. Çünkü o akşam restoranın Çayko’nun 55. yaş günü kutlaması için ailesi tarafından kapatıldığı anlaşılıyor. Salonda yer alan “Alexander 55” yazılı görüntüler de bunu destekliyor. Rus ve Ukrayna medyasında saldırının doğrudan Çayko’yu hedef aldığı yönünde haberler yayımlandı. Bazı kaynaklar damadı Daniil Peredriy’nin öldüğünü, kızı Maria’nın ise ağır yaralandığını ileri sürdü. Ancak Çayko’nun saldırı sırasında restoranda bulunup bulunmadığı, yaralanıp yaralanmadığı ya da hayatını kaybedip kaybetmediği konusunda henüz resmi bir açıklama yapılmadı. Doğrulanmamış bazı sosyal medya paylaşımları ise hedefin Çayko olduğunu ancak saldırıdan zarar görmediğini iddia ediyor. Bugün itibarıyla bunların hiçbiri teyit edilmiş değil. // Peki saldırının arkasında kim var? Resmi olarak bunu söyleyebilecek durumda değiliz. Ancak doğal olarak şüpheler Ukrayna istihbaratına yöneliyor. Bunun nedeni de açık. Çayko, Rusya’nın Ukrayna savaşındaki en kritik askerî isimlerinden biri. Rusya’nın stratejik hava harekâtlarını yöneten komutan. Ayrıca savaşın ilk döneminde Kiev taarruzunu yöneten üst komutanlardan biri ve Buça’da yaşananlar nedeniyle adı uluslararası tartışmaların merkezinde yer alıyor. Avrupa Birliği yaptırım listesinde bulunan üst düzey Rus komutanlardan biri. Ukrayna ve Batılı kaynaklar, Çayko’nun Buça’da sivillere yönelik suçlardan sorumlu birliklerin komuta zincirinde yer aldığını öne sürüyor. Rusya ise bu suçlamaların tamamını reddediyor. Kiev’den saldırıyla ilgili herhangi bir resmi açıklama yapılmadı. Rus tarafı ise olayı, Roma’daki Büyükelçiliği üzerinden, “Ukrayna terörünün yayılması” olarak nitelendirdi. // Peki Çayko’yu var eden ve bu kadar önemli kılan sadece Ukrayna savaşındaki rolü mü? Bence hayır. Çayko ismini asıl oluşturan saha Ukrayna değil… Suriye. Çayko, Rusya’nın Suriye’deki askerî varlığının en kritik dönemlerinin hemen hepsinde karşımıza çıkan isimlerden biri. * 2015: Rusya’nın Suriye’ye doğrudan müdahalesi başladığında ülkedeki Rus kuvvet grubunun ilk kurmay başkanı olarak görev yaptı. * Eylül 2019-Kasım 2020 arasında Rus Kuvvetler Grubu Komutanı olarak özellikle İdlib operasyonlarını yönetti. * Şubat-Haziran 2021 döneminde yeniden aynı göreve getirildi. * 2022 sonunda Ukrayna’daki görevinden ayrıldıktan sonra tekrar Suriye’ye gönderildi. * Kasım 2024’te ise muhaliflerin ilerleyişi sırasında bir kez daha Rus askerî grubunun başına geçirildi. Özellikle 2019-2020 döneminde İdlib’de yürütülen yoğun hava harekâtları nedeniyle adı uluslararası insan hakları raporlarında sıkça geçti. Örneğin Human Rights Watch, Çayko’nun komuta ettiği dönemde hastaneler, okullar ve sivil yerleşimlerin hedef alındığını, bunun uluslararası insancıl hukukun ihlali niteliği taşıyabileceğini değerlendirdi. Rusya ise bu iddiaları reddederek yalnızca silahlı grupların hedef alındığını savundu. Sahayı bilenler açısından tablo nettir. Esad rejiminin yeniden ayakta tutulmasını sağlayan Rus askerî sisteminin kurulmasında Çayko’nun doğrudan payı vardı. Dolayısıyla Çayko sadece bir komutan değil… Suriye savaşının karar verici, operasyonel ve sembol isimlerinden biridir. // Kısaca sahadaki herkes, Esad rejimi kabiliyetlerinin ve ölümcül Rus saldırılarının arkasında ya doğrudan Çayko’nun ya da kurduğu sistemin olduğunu bilir. Peki bu saldırıyla Suriye arasında bir bağ olabilir mi? Bunu bugün için bilmiyoruz. Ama sorabiliriz. Çünkü Çayko, özellikle bugün Suriye yönetiminde etkili olan HTŞ başta olmak üzere birçok muhalif grup açısından unutulabilecek bir isim değildir. Suriye’de çok can yakmıştır. Dilerseniz burada birkaç bağ daha kuralım. Esad’ın devrildiği Halep ve Şam harekâtlarından hemen önce Rus yetkililer, İdlib’de Ukraynalı subayların faaliyet gösterdiğini ileri sürmüşlerdi. Savaş sırasında da HTŞ güçlerine büyük katkı sağlayan drone kabiliyetinin (Şahin Tugayları) arkasında Ukrayna’nın olduğu sıkça dile getirilmişti. Sadece bu bağlam bile ittifak eksenlerinin o günlerden itibaren nasıl şekillendiğini anlatmak için önemli bir referans. Ukrayna savaşında Batı Ukrayna’nın yanında yer alırken, Rusya’nın en önemli ortaklarından biri İran oldu. Hamas’ın 7 Ekim saldırısının arkasında İran var. 8 Ekim’de ise Netanyahu’nun Rusya’ya yönelik okuduğu dikkat çekici bir intikam şiiri var. 7 Ekim sonrasında Orta Doğu’daki savaşlar yeni bir evreye girdi. İsrail, Suriye’de İran’a, Hizbullah’a, Şii milislere ve Esad rejiminin kalan askerî altyapısına yönelik yoğun hava operasyonları yürüttü. Yani ortamın oluşmasında İsrail’in rolü büyük. Esad’ın düştüğü Halep ve Şam savaşlarında sadece Ukrayna’nın değil, El Tanef’teki ABD Özel Kuvvetlerinin ve ABD destekli Suriye muhalefetinin rolünü bilen biliyor. Doğal olarak bu denklemde ABD’nin yeri de ayrı bir başlık. Trump yeni dönem söylemlerinde de bunu görmek mümkün. Ukrayna ise artık Rusya’ya karşı geliştirdiği drone ve özel harekât tecrübelerini başka sahalara taşımaya başladı. Yakın dönemde Hazar Denizi üzerinden işleyen Rusya-İran askerî lojistik ağı da Ukrayna’nın hedefleri arasına girdi. İran’ın da Ukrayna’ya yönelik planladığı bazı misillemeleri, yaşanan diplomatik temasların ardından ‘şimdilik’ ertelemiş göründüğü konuşuluyor. Bütün bunlar, savaşların artık birbirinden bağımsız cepheler olmadığını göstermesi bakımından önemli. Bugün artık savaşlar tek cephede yürümüyor. Cepheler birbirine temas ediyor. İttifaklar da… Hesaplaşmalar da… İşte Çayko tam bu çok katmanlı çatışma alanlarının kesişim noktasında duran sembolik isimlerden biri. Eğer saldırının arkasında gerçekten Ukrayna varsa ve hedef seçimi yalnızca Ukrayna cephesindeki rolüyle değil, Suriye’deki geçmişiyle de bağlantılıysa, ortaya son derece dikkat çekici bir jeopolitik tablo çıkıyor. Çünkü Çayko sadece Ukrayna’yı temsil etmiyor. Aynı zamanda Suriye dosyasını da temsil ediyor. // Bizim açımızdan ise Çayko’nun anlamı çok daha farklı. 27 Şubat 2020’de İdlib’in Balyun bölgesinde 34 askerimizin şehit olduğu saldırı sırasında Aleksandr Çayko, Suriye’deki Rus Kuvvetler Grubu Komutanıydı. Dolayısıyla o gün sahadaki en üst düzey Rus askerî yetkilisiydi. Burada önemli bir ayrımı özellikle yapmak gerekir. Bugüne kadar kamuoyuna açık doğrulanmış bilgiler, saldırı emrinin doğrudan Çayko tarafından verildiğini ortaya koymuyor. Türkiye saldırıdan Suriye rejimini sorumlu tuttu. Çeşitli bağımsız analizler Rus hava unsurlarının operasyona katılmış olabileceğini değerlendirdi. Rusya ise saldırının kendi uçakları tarafından yapılmadığını, Türk birliklerinin konumunun kendilerine bildirilmediğini savundu. Dolayısıyla doğrudan emir verdiğini söylemek mümkün değil. Ancak komuta sorumluluğu açısından gerçek değişmiyor. 34 askerimizin şehit olduğu gün, Suriye’deki Rus askerî gücünün komutanı Aleksandr Çayko’ydu. Esad rejiminin askerî karar mekanizmasının en kritik düğüm noktalarından biri de oydu. Ardından Türkiye, Bahar Kalkanı Harekâtı’nı başlattı. Operasyon ağırlıklı olarak rejim hedeflerine yöneldi ve sahadaki dengeleri ciddi şekilde değiştirdi. Ama Çayko’nun adı Türkiye açısından hiçbir zaman hafızalardan silinmedi. Sadece Balyun nedeniyle değil… Görev yaptığı her dönemde Suriye sahasında Türkiye’nin karşısına çıkan Rus askerî mimarisinin en önemli isimlerinden biri olduğu için. Peki Çayko’nun etkisi sadece Suriye ile mi sınırlıydı? Bence değildi. Çayko o dönemde Rusya’nın Türkiye ile en yoğun askerî temas kurduğu isimlerden biriydi. O dönemde Türkiye ile Rusya hem; * İdlib ve YPG/PKK başta olmak üzere Suriye’de karşı karşıya geliyor, * Libya’da rakip kampları destekliyor, * Karabağ’da ise farklı tarafları destekleyen iki bölgesel güç olarak diplomatik pazarlık yürütüyordu. Dolayısıyla Çayko, Rusya-Türkiye askerî rekabetinin en önemli aktörlerinden biriydi. Suriye sahasında görev yaparken, Libya ve Karabağ dosyalarının şekillendiği dönemde de Ankara-Moskova askerî diplomasisinin önemli muhataplarından biri oldu. İlginç olan ise kariyerinin sonraki seyri. Çayko daha sonra Ukrayna’da kuvvet komutanlığı yaptı, yeniden Suriye’ye döndü ve nihayet Rus Hava-Uzay Kuvvetleri Komutanlığına yükseldi. Yani kariyeri boyunca Kremlin’in en kritik askerî dosyalarında görev aldı. // Suriye’de köprünün altından gerçekten çok sular aktı. Rejim değişti. Cepheler değişti. İttifaklar değişti. Ama bazı isimler vardır; yalnızca bir komutanı değil, bir dönemi temsil eder. Aleksandr Çayko da onlardan biri. Kesin hüküm vermek için henüz erken. Ama Çayko’nun isminin geçtiği hiçbir dosya, yalnızca tek bir cepheye bakılarak okunabilecek kadar dar değildir. Çünkü Çayko sadece bir Rus generali değildir. Son on beş yılda Rusya’nın Suriye’den Ukrayna’ya uzanan askerî jeopolitiğinin hafızaya kazınmış sembol isimlerinden biridir. // Bu da bizim saha okuma farkımız olsun. Saygılarımla. Abdullah Ağar 4 Ağustos 2026
- Aug 5, 2026
Terörsüz Türkiye kapsamında TBMM’de gündeme gelen kanun teklifine dair ilk değerlendirmem… Eğer maksat gerçekten Terörsüz Türkiye ve Terörsüz Bölge inşa etmekse; terör örgütü ve hamilerine, PKK terör örgütlü bir Türkiye ve Bölge inşa etmelerine, zaman kazanma çabalarına ve zamana oynamalarına, “Terörsüz Türkiye” umudumuzu istismar etmelerine ve Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısıyla oynamaya kalkmalarına asla izin verilmemelidir. @tgrthabertv yayın
- Aug 10, 2026
Abdullah Ağar; PKK'nın planını, örgütün farklı bölgelerdeki yapılanmasını, silahlı varlığını sürdürme planını, kendini neden tasfiye etmeyeceğini ve sürecin Türkiye açısından oluşturabileceği jeopolitik riskleri anlattı. https://t.co/P5ukH9qoUw @YouTube aracılığıyla
- Aug 8, 2026
MEKKE ANLAŞMASI YENİ NESİL BİR MEDİNE SÖZLEŞMESİ’NE DÖNÜŞEBİLİR Mİ? Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan’ın imzaladığı Mekke Ortak Savunma Anlaşması, zaman içerisinde İran ve İsrail’in de dahil olduğu yeni nesil bir “Medine Sözleşmesi”ne dönüşebilir mi? Neden olmasın? İsrail karşıtları, İsrail yandaşları, İran karşıtları, İran yandaşları buna köpürebilir; yeni bir linç kampanyası da başlatabilirler. Ama Âlemlere rahmet Hz. Peygamber’e karşı çıkabilirler mi? Meseleye dönemin gerilimlerinin, ihtiraslarının, savaşlarının, acılarının, kinlerinin ve dogmalarının üzerinden değil; Ortadoğu’nun ve insanlığın geleceği üzerinden bakmak gerekiyor. Çünkü Ortadoğu; inanç üretiyor, enerji üretiyor, güç üretiyor ama artık insanlığın çöküşüne kin, kaos, acı ve kan da üretiyor. Oysa bu coğrafyanın ve insanlığın artık kalıcı barışa, ortak yaşama ve kan dökülmesini engelleyecek yeni bir güvenlik mimarisine ihtiyacı var. Peki bu nasıl olacak? Peki bunu Türk stratejik aklı ve vicdanı yapabilir mi? İnanıyorum ki yapabilir. Son 25 yılda bölgede yaşananlardan; vekâlet savaşlarından, işgal ve istilalardan, mezhep ve meşrep fitnesinden, FETÖ’den, PKK’dan, radikallerden; dini, dindarı, devleti ve gücü istismar eden, Allah ile aldatan yapılardan doğru dersleri çıkarıp; şirkten ve nifaktan münezzeh “İlahi Doğru”yu ortaya çıkarabilir, kavramsallaştırabilir, bunun örneği olabilir ve etkiye dönüştürebilirse; kesin yapar. /// Belki de cevap, birbirini yok etmeye çalışanların birbirini tanımasından geçiyor. Türklerin, Arapların, Perslerin ve Yahudilerin aynı masada oturabildiği; sınırların, egemenliklerin, inançların ve güvenlik kaygılarının karşılıklı olarak tanındığı; enerjinin savaş sebebi değil, ortak refah aracı olduğu; inanç farklılıklarının çatışmanın değil, ahlakın zemini haline geldiği; hiçbir tarafın diğerini yok etmeye çalışmadığı yeni bir bölgesel mutabakat… Ben buna, YENİ NESİL MEDİNE SÖZLEŞMESİ diyorum. Çünkü Hz. Peygamberin Medine Sözleşmesi sadece Müslümanların kendi aralarındaki bir anlaşma değildi. Farklı dinî, siyasî ve toplumsal unsurların aynı siyasî düzen içerisinde birlikte yaşamasını düzenleyen bir mutabakat zeminiydi. (TDV İslâm Ansiklopedisi) Bugünün Ortadoğu’sunda bunun karşılığı; Türk + Arap + Pers + Yahudi unsurlarının birbirini ortadan kaldırmaya değil, birbirleriyle yaşamaya razı olmasıdır. Elbette bu, bugünden yarına gerçekleşecek bir şey değil. Önce caydırıcılık gerekir. Sonra güven. Sonra diyalog. Sonra ortak çıkarların inşası. Ve nihayet ortak güvenlik mimarisi. Belki de Mekke bunun ilk halkasıdır. En azından benim umudum, acım ve dua’m bu yönde. Sonrasının çok daha büyük bir mesele olduğunun da bilincindeyim. Zaten basit bir şeyden ya da bir hevesten bahsetmiyorum. Medine… Medeniyet demek… Medeniyette insanlık demek… Ben; Medine üzerinden “Medeniyetin ve Geleceğin” inşasından bahsediyorum. /// Biz “Yaratıcı” değiliz dostlar. Yaratılmışız… Din ölçü… Güç emanet… İman ya da inanç kabulü, rıza ya da ceza ise Allah’a aittir. Bizim görevimiz “imha” değil, “ihya ve inşa”dır. Bizim görevimiz gücü adalet için kullanmak ve kanı durduracak stratejik aklı ve vicdanı ortaya koymaktır. /// Bilmeyenler için not: Hz. Peygamber, Medine’de farklı dinî ve siyasî toplulukların birlikte yaşamasını düzenleyen Medine Vesikası’nı, kendi siyasî otoritesinin bulunduğu dönemde oluşturmuştur. Vesika; Müslümanlar, Yahudiler ve müşrik Araplar dahil farklı grupların hak ve sorumluluklarını düzenleyen bir mutabakat zeminidir. (TDV İslâm Ansiklopedisi) /// İkinci not: Ortalık zaten müşrikten, münafıktan, münkirden ve kâfirden geçilmiyor. Ama mesele insanları etiketlemek değil; kan dökülmesini durduracak bir sistem inşa edebilmek. Farkında mısınız? Belki de asıl imtihan budur. Ha, ne dersiniz? Belki de yeni Gazze’ler yaşamamanın; Arap-İsrail savaşlarını, İran-ABD/İsrail çatışmalarını, “varoluş korkusunu kaynak koduna dönüştüren” İsrail saldırılarını, iç savaşları, işgal ve istilaları, vekâlet savaşlarını, bitmeyen kan döngülerini, mezhep ve din savaşlarını; Arapların İsrail’in ya da İran’ın sofrasında pazarlanan bir jeopolitik nesneye dönüşmesini engellemenin yolu budur. Çünkü Ortadoğu’nun ihtiyacı artık bir tarafın diğerini yenmesi değil; tarafların birbirini yok etmeden yaşayabileceği bir sistem inşa edilmesidir. Belki de gerçek zafer budur. Mekke’de başlayan caydırıcılığın, Medine’deki bir mutabakata dönüşmesi… Ve nihayet: KANIN DEĞİL; AKLIN, VİCDANIN, ADALETİN VE İNSANLIĞIN KAZANMASI… Aradığımız budur. Arz ederim. Abdullah Ağar 8 Ağustos 2026
- Aug 23, 2026
TÜRKİYE-İSRAİL GERİLİMİ: STRATEJİK KUTUPLAŞMA MI, STRATEJİK AKIL MI? TÜRKİYE’NİN ASKERÎ OLMAYAN STRATEJİK İNİSİYATİFLERİ “Türkiye-İsrail gerilimini büyütmek kolay… Yönetmek ise stratejik akıl ister.” Bazı akıllar tutulmuş, bazı gözler görmez olmuş, öfke, savaş hamaseti ve diklenmeler gündeme oturmuş. Yanlış hesapların hükümdarlığa, öfke ve dogmaların hüküm koyuculuğa kalkıştığı böylesine bir ortamda savaş çığırtkanları, hamaset cellatları ve öfke mahpusları tarafından linçlenmeyi, saldırılmayı, şeytanlaştırılmayı göze alarak; sorunun derinleşmesine değil, bölgesel istikrara, çözüm arayışına ve önümüzde belirebilecek çok daha büyük bir kaosu engellemeye katkı sunmaya çalışalım. Sonuçta biz Yaratıcı değiliz. Yaratıcı yerine hüküm koyucu, ceza verici ya da ödüllendirici değiliz. Kaderi de bilemeyiz. Ama çabamızı ortaya koyabiliriz. Öte yandan insani, vicdani ve ahlaki sorumluluklarımızın, varoluş dürtülerimiz ve mücadele kültürümüzle yoğrulmuş jeopolitik-stratejik akıl ve soğukkanlılığımız var. Bu hassasiyetler, akıl ve soğukkanlılıkla bir çözüm aramalı; yeni Gazzeleri ve olası çok daha büyük savaşların üreteceği yıkımları engellemeye çalışmalıyız. Çünkü önümüzde duran işin ciddiyeti ve vahameti, oynanan jeopolitik oyunlar, kurulan tuzaklar, öfke ve dogmaların manipüle edilme riskleri, dökülebilecek kan ve geleceğe damgasını vurabilecek çok daha büyük bir kavganın önüne geçme arayışı, bu çabayı fazlasıyla hak ediyor. Bilmeyenler için savaşmak kolay, bilenler için zor ve ölümcüldür. Savaş artık kaçınılmaz ise şehadet karşısında boynumuz kıldan incedir. Ama kaçınılmaz ise. // En başından, hatta öncesinden beri gelişen durumu sahadan takip ettiğimi; kimin ne dediğine ve ne yaptığını gözlediğimi ve işin hassasiyetine bağlı olarak bu yazıyı biraz beklettiğimi de ifade etmeliyim. // EBU ZUHUR: ASIL MESAJ NE? Ebu Zuhur saldırısının mesajı yalnızca: “Türk askeri kapasitesini istemiyoruz” olmayabilir. İsrail’in, Türk sınırından kuş uçumu yaklaşık 70 kilometre ötedeki Ebu Zuhur üssünü, “iddia edilen/olası” Türk askeri varlığı - özellikle İHA-SİHA ve HSS kabiliyetleri - henüz üsse yerleşmeden, henüz Türk bayrağı üste dalgalanmaya başlamadan vurması bile Türkiye-İsrail ilişkilerini yeni ve daha tehlikeli bir boyuta taşıdı. Saldırıyla birlikte ABD-İsrail-Türkiye-Suriye denklemi daha da karmaşıklaştı. Bazı çevrelerde “Türkiye-İsrail savaşı” ihtimali daha yüksek sesle konuşulmaya başlandı. Daha da ilginci, bazı devletlerin, devlet dışı aktörlerin, vekil güçlerin ve terör örgütlerinin böyle bir ihtimal karşısında sinsice ellerini ovuşturduğu görüldü. // Aslında çoğu kişinin ıskaladığı, işin çok daha vahim bir tarafı var. Tekrar altını çizelim: “İddia doğru ise…” Ve soralım: İsrail, Türk askeri unsurları Ebu Zuhur’a geldikten sonra bir saldırı gerçekleştirseydi ne olurdu? Ne olabileceğini varın siz düşünün. Yani yeni bir Balyun yaşasaydık! O zaman savaş çığırtkanların çığlıklarını değil, gerçek bir savaşın tamtam seslerini duyuyor olurduk. Şimdi bunun üzerine, İsrail’in yine iddialarla matuf biçimde saldırıyı üs boşken yapmasına neden olan stratejik yaklaşımı ve vermek istediği mesajı anlamaya çalışın. İsrail’in Türkiye’ye asıl duyurmak istediği nedir? Benim için değerli olan, gündemdeki siyasi söylevler, kibirli yaklaşımlar, köpürtülen tehditler ve algı savaşları peşinden gitmek değil; saldırının jeopolitik ve stratejik anlamını yakalayabilmektir. İddiaların doğruluğunu kanıtlama ya da çürütme çabası da, asıl stratejik mesajın önüne geçmemeli. Birincisini yukarıda yazdım: İsrail, iddiası eşliğinde Türk askeri ve kabiliyetleri “üsse gelmeden” üssü vurdu. Doğru olsun ya da olmasın gerçek bu. İkincisi ise bütün algı yüklü siyasi mesajların içinde sessizce kendini gösteren siyasi-stratejik mesajlardır. İsrail’in ABD Büyükelçisi Yechiel Leiter’in The Jerusalem Post’a verdiği röportajda kullandığı ifadeler son derece dikkat çekici. Leiter diyor ki: “Keşke Kudüs ile Ankara arasındaki ilişkilerde birkaç on yıl önceki duruma dönebilsek… O zaman bölgedeki Türk nüfuzuna açık olurduk. Fakat Türkiye terör örgütlerini finanse ederken bölgedeki Türk nüfuzunun artması mantıklı değil.” İlginç değil mi? İsrail tarafında bile Türkiye’nin bölgesel denklemden dışlanmasının maliyetini gören ve bunu dile getiren bir yaklaşım var. Üstelik Leiter sıradan bir isim değil. Washington’daki İsrail Büyükelçisi olmasının ötesinde; Netanyahu çizgisine yakınlığı, Amerikan siyasi kültürünü yakından tanıması ve Trump dönemi Washington’ındaki siyasi çevrelere erişimi nedeniyle İsrail’in ABD’deki en önemli siyasi-diplomatik aktörlerinden biri. Elinde Türkiye’yi de doğrudan ilgilendiren son derece hassas dosyalar var. Dolayısıyla Leiter’in sözlerini yalnızca bir büyükelçinin diplomatik açıklaması olarak değil, İsrail’in Washington’daki stratejik düşüncesinin önemli bir yansıması olarak da okumak mümkün. - ki Leiter’in serzenişte atıfta bulunduğu finanse edilen örgütün; İsrail ve ABD ile görüşen, 1974 anlaşması dahil anlaşma yolları arayan, Esat’ı düşürmekle İsrail ve ABD’ye jeopolitik bir fırsat sağlayan, Trump’ın benim adamım dediği HTŞ ve Ahmet el Şara olmadığı açık. // Ve en son İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar’ın Türkiye ile ilişkilerde gerilimi artırmak gibi bir niyetleri olmadığı, diplomatik çözümü tercih ettiklerini yönünde sarf ettiği sözler. // O zaman bizim de bunları görüp; tahrik edici söylevlerin, algı ve algılatmaların, tehditlerin, siyasi ve jeopolitik oyunların tuzağına düşmeden, meseleyi Gazze ve Hamas’tan başlatarak İran savaşı ve devamında aranan jeopolitik sonuçlar ve derinleşme potansiyeli çok yüksek bugünkü istikrarsızlıklar üzerinden konuşmamız gerekiyor. Yani savaşın nasıl yapılacağını değil, neden önlenmesi gerektiğini konuşmalıyız. // ÖNCE EBU ZUHUR İddialar doğru kabul edilse bile Türkiye’nin Ebu Zuhur’da İHA-SİHA konuşlandırmaya ihtiyacı olduğu tartışmalıdır. Bu kabiliyetin Şam yönetiminin yeniden inşa edilen askerî kapasitesinin bir parçası olma ihtimali çok daha güçlüdür. Şam’ın elindeki olası böyle bir kapasiteyi İsrail’e karşı kullanma ihtimali ise gerçekçi değildir. Bu kabiliyetin asıl kullanım alanı; Suriye’nin iç güvenliği, DEAŞ, İran bağlantılı vekil yapılar, Hizbullah ve silahlı grupların lojistik ağları olabilir. Bunu Trump’ın Şam’ı Hizbullah’a karşı kullanma söylemi ve İsrail’deki Şam-Tel Aviv olası işbirliği tartışmaları da destekliyor. O zaman burada İsrail açısından bir öngörüsüzlük ortaya çıkmıyor mu? Ya da daha kuvvetli bir neden mi var? // Eğer bütünleşik iddiaları doğruysa, asıl kritik iddia konusu Türk HSS kabiliyeti olabilir. Çünkü Esad’ın devrilmesinden sonra İsrail, Suriye hava sahasını ciddi bir hava tehdidiyle karşılaşmadan kullanıyor. Ürdün-Suriye-Lübnan hattında hava faaliyetleri yürütüyor. Tabiri caizse ring yapıyor. İran ve Irak’taki vekil yapılanmalarla bağlantılı hedeflere yönelik operasyonlarında Suriye hava sahasının stratejik imkanlarından yararlanıyor. Dolayısıyla Suriye’de Türk HSS kabiliyetinin ortaya çıkması, İsrail açısından yalnızca bir: “Türk askeri varlığı” meselesi değildir. İsrail’in Suriye üzerindeki hava serbestisini sınırlayabilecek yeni bir değişkenin ortaya çıkmasıdır. İsrail güvenlik doktrininin tehditleri siyasi veya hukuki niteliklerine göre değil hava harekat özgürlüğü üzerindeki etkilerine göre değerlendiğini de biliyoruz. Ve bütün bunlar, İsrail’in varoluş kaygılarıyla birleştiğinde Ebu Zuhur saldırısının neden yapıldığını bence daha net ortaya çıkıyor. Zaten İsrail teknik detay vermeden bunu iddia ediyor. // Şimdi durumu başka yerlerden deşmeye başlayalım… İSRAİL’İN YENİ ÖZGÜVENİ: İsrail’in ABD desteği ve kendi savunma sanayiinin sağladığı nitelikli askeri üstünlüğü, 7 Ekim’den sonra Gazze’den Lübnan’a, Suriye’den İran’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada kullandığı açık. Bu üstünlük İsrail’e yalnızca askeri tecrübe ve başarı kazandırmadı. Özgüven ve cüret de kazandırdı. Ancak İsrail’in unutmaması gereken çok temel bir gerçek var: Askeri başarı ile stratejik başarı aynı şey değildir. Bir ülkenin hava gücü çok güçlü olabilir. Hava savunma ve uzun menzilli hava taarruz kapasitesi çok gelişmiş olabilir. İleri istihbarat kabiliyetleri bulunabilir. Hatta ‘dörtlü doktrin’ eşliğinde nükleer caydırıcılığı olabilir. Ama bunların hiçbiri, kendisini sürekli yeni düşmanlarla çevreleyen tekinsiz bir güvenlik ortamını tek başına ortadan kaldırmaz. Tam tersine. Bazen askeri üstünlük yanlış kullanıldığında, geleceğin tehditlerini bugünden üretir. İsrail güvenlik kültürünün merkezinde zaten bunun acı tecrübesi var: Varoluş kaygısı. Kuşatılmışlık hissi. Stratejik derinlik eksikliği. Çevreden gelebilecek tehdit korkusu. Ve: “Never again-Bir daha asla.” İsrail bunları herkesten daha iyi bilir. Çünkü bunları yalnızca analiz etmiyor. Yaşıyor. Fakat bugün ortaya koyduğu bazı agresif askeri yaklaşımlarla, yeni ektiği düşmanlık tohumlarının yarın yeni varoluş tehditlerine dönüşme ihtimalini gözden kaçırdığını düşünüyorum. Bu travmalarının neden olduğu jeopolitik ve stratejik bir kontaminasyon. // İsrail’in askeri, istihbari ve teknolojik kapasitesi ile bazı operasyonel başarıları tartışılmaz ölçüde güçlüdür. Fakat askeri başarı ile stratejik başarı aynı şey değildir. Çünkü bir savaşta üstün gelmek başka; yarın ki ortamın şartlarını daha güvenli hale getirmek başka. // İşte tam burada Türkiye açısından farklı bir güç alanı ortaya çıkıyor. TÜRKİYE’NİN “ASKERÎ OLMAYAN” KOZLARI: 1. GÜVENLİK PSİKOLOJİSİ: İsrail’i anlamanın yolu yalnızca ne yaptığına bakmak değil; neden korktuğuna da bakmaktır. Türkiye, İsrail’in varoluşsal güvenlik hassasiyetini, kuşatılmışlık algısını, stratejik yalnızlık korkusunu ve “bir daha asla” psikolojisini okuyabilecek belki de en önemli bölgesel aktördür. Türkiye’nin burada kullanabileceği güç, İsrail’in korkularını anlayarak onu rasyonel davranmaya zorlamaktır. Bu, İsrail’in bütün güvenlik gerekçelerini veya Gazze’deki katliamlarını kabul etmek değildir. Tam tersine. Bir devletin güvenlik psikolojisini anlamak, onun güvenlik politikasının sınırlarını daha doğru çizebilmektir. Çünkü askeri üstünlük operasyonel başarı getirebilir. Ama korkunun ürettiği düşmanlıkları ortadan kaldıramaz. // 2. TARİHİ HAFIZA: Türkiye, İsrail’i 1949’da tanıyan ilk Müslüman ülkeydi. Türk-Yahudi ilişkilerinin tarihi ise İsrail Devleti’nden çok daha eski. Osmanlı coğrafyasında Yahudilerin yüzyıllar boyunca yaşaması, İspanya’dan sürülen Yahudilere Osmanlı topraklarının sığınak olması ve birlikte yaşama tecrübesi, iki toplum arasında silinmesi zor bir tarihi hafıza oluşturdu. Bu hafıza Cumhuriyet döneminde de bütünüyle kopmadı. Nazi Almanya’sının zulmünden ve antisemitik baskılardan kaçan çok sayıda Yahudi bilim insanı, akademisyen ve aydın Türkiye’ye sığındı. 1933 Üniversite Reformu sonrasında bu insanların önemli bir bölümü Türkiye’de üniversitelerde ve bilim kurumlarında çalışma imkanı buldu; İstanbul Üniversitesi’nin bilimsel dönüşümüne önemli katkı sundular. Hatta Albert Einstein, 17 Eylül 1933’te Başbakan İsmet İnönü’ye gönderdiği mektupla Almanya’da çalışmalarını sürdüremeyen 40 Yahudi profesör ve doktorun Türkiye’ye kabul edilmesini talep etti. Einstein’ın girişimi, Türkiye’nin Nazi zulmünden kaçan Yahudi bilim insanları için önemli bir sığınak ve akademik merkez haline geldiği daha geniş tarihsel sürecin dikkat çekici örneklerinden biriydi. Ben Azerbaycan’da Yahudilerin yaşadığı Kırmızı Kasaba’ya kadar gidip bu hafızanın tarihteki daha derin izlerini anlamaya çalışmış bir meraklıyım: Hazar Türk elitlerinin tarihindeki Yahudilik meselesi de bu hafızanın dikkat çekici başka bir katmanıdır. Ama burada tarihi sınırları korumak gerekir. Bunların hiçbiri bugünkü siyaset ve stratejinin otomatik belirleyicisi değildir. Fakat diplomasi ve strateji yalnızca bugünden ibaret değildir. Tarih bazen ittifak kurmak için değil, düşmanlığın kaçınılmaz olmadığını hatırlatmak için kullanılır. // 3. JEOPOLİTİK ZORUNLULUK: Türkiye ile İsrail’in birbirlerini sevmesi gerekmiyor. Ama birbirlerini yok saymaları da mümkün değil. Suriye. Doğu Akdeniz. Enerji yolları. Hava sahaları. Bölgesel güç dengeleri. İran ve vekilleri ikilemi. Gazze dramı. Filistin ve iki devletli çözüm arayışı. PKK ve Kürt kartının kullanılmasında İsrail’in daha görünür hale gelmesi. İran savaşının akıbeti. Ortadoğu’da inşa edilmeye çalışılan yeni jeopolitik ve stratejik mimari. (MEAD-MESA) Teopolitik-kıyametçi dogma, ihtiras, hesaplaşma ve yayılma arayışları. Tabii siyasi hesaplar. Bütün bu başlıklar iki ülkenin stratejik alanlarını giderek daha fazla kesiştiriyor. Ebu Zuhur meselesinin büyümesinin temel nedenleri de kısaca bunlar. Türkiye’nin Suriye’deki muhtemel askeri kapasitesi ile İsrail’in Suriye’deki güvenlik anlayışı artık aynı stratejik zeminde karşılaşıyor. Bu nedenle Türkiye-İsrail ilişkisini yalnızca: “Dostluk veya Düşmanlık” ikilemine sıkıştırmak stratejik bir basitleştirmedir. İki ülke arasında, bütün ihtilafların üzerinde, çatışmayı önleyecek asgari bir stratejik iletişim ve uzlaşı alanı bulunmak zorundadır. Türkiye’nin kozları da tam burada ortaya çıkar. İsrail’in Türkiye’yle anlaşmazlığı olabilir. Ama Türkiye’yi Suriye’den dışlamak, Türkiye’ye kırmızı çizgiler dayatmak veya Türkiye’yi bölgesel denklemden tamamen çıkarmaya çalışmak; bırakın İsrail’i, ABD için bile karşılıksız değildir. Zaten bunları gören ve sesleri bugün zayıf çıksa da dile getiren son derece güçlü akılları var. Dışişleri Bakanı Saar ve kariyer diplomat Leiter’in şartlı sözleri burada daha da önem kazanıyor. // 4. BÖLGESEL ERİŞİM: Türkiye’nin bir başka üstünlüğü, aynı anda farklı dünyalarla konuşabilmesidir. NATO’yla. ABD’yle. Başta İngiltere olmak üzere Avrupa’yla. Arap dünyasıyla. İslam dünyasıyla. İran’la. Türk dünyasıyla. Kızıldeniz ötesindeki Afrika’yla. Yani Türkiye, İsrail’in güvenlik çevresinin dışında duran sıradan bir bölge ülkesi değildir. Bu noktada İsrailli stratejistlerin (anlatısı köpürtülen) NATO’nun 5. maddesinin Suriye, Doğu Akdeniz, Kıbrıs veya başka bir NATO dışı alanda gerçekleşebilecek bir Türkiye-İsrail çatışmasına otomatik olarak uygulanmayacağını hesaplamak (uygulanacağını varsaymak gibi) ciddi bir stratejik hesap hatası olur. Çünkü mesele yalnızca hukuki bir metnin nasıl yorumlanacağı değildir. ABD’nin tutumu; ABD’nin Türkiye’yi kaybetmekle/karşısına almakla ilgili çözmek zorunda kalacağı sorunlar; Jeopolitik hesapları ve ölçeklemesi; Siyasi karar mekanizmalarının ve müttefiklerin yaklaşımı; Çatışmanın gerçekleştiği alan; Ölçeği; Niteliği; ve nasıl geliştiği belirleyici olacaktır. Trump’ın: “Ben görevde olduğum sürece böyle bir çatışma gerçekleşmeyecek” sözü de bir varsayım hesabından çok, jeopolitik bir hassasiyeti anlatır. Mesele burada Türkiye’nin herkesi kendi safına çekmesi ya da mevcut ittifak sisteminden uzaklaşması da değil. Asıl önemli olan şudur: Türkiye, cephelerin oluşmasını engelleyebilecek bir denge unsuru olabilme özelliğine sahiptir. Hatta daha fazlası: İsrail’in 7 Ekim’de karşı karşıya kaldığı gibi gelecekte karşılaşabileceği doğrusal ya da asimetrik stratejik baskınları, saldırıları ve tehditleri engelleyebilecek bölgesel denklemlerin kurulmasında rol oynama gücüdür. Bu, savaştan çok daha güçlü bir pozisyondur. Çünkü gerçek stratejik güç her zaman savaş çıkarabilmek değildir. Asıl güç, savaşı ve asimetriyi mümkünken önleyebilmektir. // 5. FİLİSTİN MESELESİNDE MEŞRUİYET: Türkiye’nin İsrail karşısındaki en önemli askeri olmayan araçlarından biri de meşruiyettir. Türkiye, İsrail’in güvenlik ihtiyacını reddetmeden Filistinlilerin güvenliğini, hayat hakkını ve siyasi geleceğini savunabilir. Soruyu: “İsrail’in güvenliği mi, Filistin’in güvenliği mi?” şeklinde kurmak yerine: “İkisini birbirinin alternatifi olmaktan nasıl çıkaracağız?” diye sorabilir. Bu yaklaşım Türkiye’yi yalnızca İsrail’i eleştiren ve yalnızca yüksek sesli eleştirilerle anılan bir ülke olmaktan çıkarır. Türkiye’yi, bölgesel güvenliğin yeniden kurulmasına ilişkin alternatif bir çerçeve sunabilen aktör haline getirir. Ve belki de İsrail’in en fazla ihtiyaç duyduğu şey tam olarak budur. Çünkü İsrail’in güvenliği ile Filistin’in güvenliği birbirinin alternatifi olarak kurulursa savaş kalıcılaşır. Birbirinin tamamlayıcısı olarak kurulabilirse çözüm alanı doğar. // 6. ÇATIŞMAYI ÖNLEME KAPASİTESİ: Türkiye’nin en önemli askeri olmayan kozu belki de budur: Trump’ın barış planına Hamas’ı ikna eden kimdi? Çatışmanın tarafı olmadan, çatışmanın büyümesini engelleyebilmek. Çünkü bazı güçler savaşa girerek değil, savaşa girmeden ağırlık kazanır. Türkiye’nin asıl stratejik avantajı da burada ortaya çıkar. İsrail açısından mesele Türkiye’ye saldırmak değil; Türkiye’nin karşısında olmadığı bir bölgesel denklemin neden daha güvenli olacağını anlayabilmektir. // 7. “CEPHE OLMAMA” KOZU: Belki de bütün bunların üzerinde daha basit bir gerçek var: Türkiye İran değildir. Türkiye Hamas değildir. Türkiye Hizbullah değildir. Türkiye Suriye değildir. Türkiye, İsrail’in karşısına eklenebilecek yeni bir cephe olmak zorunda değildir. Tam tersine Türkiye; NATO üyeliği, askeri kapasitesi, jeopolitik konumu, teolojik çözüm potansiyeli, Karadeniz-Akdeniz-Kafkasya-Ortadoğu bağlantısı ve farklı güç merkezleriyle aynı anda konuşabilme yeteneği nedeniyle başka bir dünyadır. Türkiye’yi yeni bir düşman cephesine dönüştürmek, İsrail’in mevcut güvenlik sorunlarını azaltmak yerine yeni ve çok daha büyük stratejik problemlerini tetikler. İşte Türkiye’nin en güçlü askeri olmayan kozlarından biri de budur: İsrail’in karşısına geçmek değil, karşısındaki cephelerin büyümesini engelleyebilecek ağırlık merkezi olmak. // ASIL MESELE: Bütün bunları bir araya getirdiğimizde Türkiye’nin İsrail karşısındaki askeri olmayan gücü; 1. Güvenlik psikolojisi, 2. Tarihî hafıza, 3. Jeopolitik zorunluluk, 4. Bölgesel erişim, 5. Meşruiyet, 6. Çatışmayı önleme kapasitesi, 7. Ve “cephe olmama” kabiliyeti alanlarının birleşiminden oluşuyor. Fakat bunların üzerinde daha basit bir gerçek var: İsrail’i Türkiye’ye karşı sürekli bir düşmanlık içinde tutmak, İsrail’in kendi stratejik çıkarları açısından da sürdürülebilir değildir. Belki de Türkiye’nin; “Türkiye’yle çatışmanın İsrail açısından stratejik maliyetini, Türkiye’yle uzlaşının ise stratejik değerini görünür kılmasının zamanı gelmiştir.” Çünkü Türkiye’nin en güçlü kozu İsrail’i yenmek değildir. İsrail’e Türkiye’siz bir bölgesel güvenlik mimarisinin neden daha kırılgan ve tehlikeli olacağını gösterebilmektir. Ve burada İsrail’in kendisine sorması gereken çok önemli bir soru var: Hamas’ın 7 Ekim baskınından sonra İsrail’in Türkiye’ye karşı geliştirdiği ittifaklar, tehdit algıları, stratejik hamleler ve tehditleri gerçekten İsrail’in güvenliğini mi artırıyor? Burada İsrail güvenlik kültürünün temelindeki paradoks yeniden karşımıza çıkıyor: Kendisini korumak için yeni tehditler üretmek. Bir başka ifadeyle: Güvenlik ararken güvensizliği büyütmek. İsrail’in bugün düşünmesi gereken şey tam da budur. Türkiye’nin güvenlik kaygılarını yok sayan hiçbir bölgesel düzenin sürdürülebilir olması mümkün değil. Türkiye güvenliğini tehdit eden hiçbir stratejik düzenlemeye de seyirci kalamaz. Mesele Türkiye ile İsrail’in birbirini sevip sevmesi değildir. Buradaki dominant diğer mesele: Birbirlerini düşmanlaştırmalarının kimlerin işine yarayacağıdır. Ve belki de bütün meselenin en rafine ifadesi şudur: İsrail’in güvenliğini Türkiye’ye karşı kurmanın; Türkiye’yle birlikte kurmaktan daha zor, daha pahalı ve daha riskli olduğunu görebilmesidir. İsrail’in, Türkiye’siz bir Ortadoğu güvenlik denkleminde kendisini gerçekten daha güvende hissedip hissedemeyeceğini düşünmesi gerekiyor. Çünkü Hamas’ın İsrail’e saldırmasıyla Türkiye’nin İsrail’e düşman olması aynı şey değildir. Türkiye İran da değildir. Türkiye Türkiye’dir. Anlattığım gibi mesele stratejik kabiliyet meselesinden çok ötededir. Stratejik kabiliyetler ise milli güç bileşenlerindeki derinlik ve mukavemet, yığınak, gizem ve gizlilikleriyle bu yazının konusu değildir. // Hem zaten unuttunuz mu? Hamas’ın İsrail baskınını Hamas’a Türkiye yaptırmadı ki! Taktik katmandaki ilişkileri köpürtüp jeopolitik katman tehdidine büründüren de Türkiye değil. Gazze’yi Hamas’ta terk eden, hatta “Ortada Filistin devleti yok, ayrı Gazze, ayrı Batı Şeria ve sadece örgütler var stratejisi gereği” Hamas’ın fonlanmasına cevaz veren kimdi? Demek istediğim şu: Türkiye’nin Hamas’la bazı siyasi ve Türkiye’deki bazı eksenlerin Hamas’la ticari ilişki geliştirdiği doğru, ama Hamas’ın askeri kabiliyetinin arkasında sadece Hamas, İran ve ardılı değil, İsrail’in (kendi adına) kendi yaptığı hatalar var. Bunları en iyi İsrail biliyor. Neden yaptığını da. Ve belki de İsrail’in bugün kendisine sorması gereken en zor soru tam da olarak çıkıyor: Türkiye’yi yeni bir düşman haline getirmek İsrail’in güvenliğini mi büyütür, yoksa İsrail’in gelecekteki güvenlik sorunlarını daha mı büyütür? // KİM YAŞADI? Hamas’ın İsrail baskınının ürettiği jeopolitik çatırtıyı; * IMEC’in ağır darbe almasını, * İbrahimi Anlaşmaların ivme kaybetmesini, * Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesinin zemininin sarsılmasını, * Filistin meselesinde Avrupa’nın ve uluslararası toplumun yeni bir kriz alanına sürüklenmesini, * Sünni kamuoyundaki öfkenin İran eksenindeki vekil aktörlerin hareket alanını genişletmesini, * İsrail’in tarihsel tezlerinin ağır yara almasını; en azından artık ciddi biçimde sorgulanır hale gelmesini, * Yalnızlaşmayı, * Azerbaycan’la gerilmeyi, * Ve yeniden kurulmaya çalışılan Türkiye-İsrail ilişkisinin ağır yara almasını… KİM YAŞADI? // Aşağıda yazacaklarımın neden ve nasılları bir başka analizin konusu. Ama durumu anlamlandırmak adına yukarıdaki soruları izninizle biraz daha derinleştireceğim. - Hamas’ın İsrail’e yaptığı stratejik baskın; Gazze’deki Hamas ve İslami Cihad güçlerinin tamamının ya da çok daha geniş bir bölümünün eş zamanlı olarak devreye girdiği bir saldırıya dönüşseydi ve derinleşseydi… - Hizbullah kuzeyden devreye girseydi… - Batı Şeria ve Kudüs’te ayaklanmalar kendini gösterseydi… - Ürdün hattından sızmalar olsaydı… - Husiler devreye girseydi… - Ve bütün bunlarla birlikte İran’ın stratejik kabiliyetleri eş zamanlı etki gösterseydi… Biz bugün neyi konuşuyor olurduk? İsrailli general: “Tanrı bizi korudu. Hamas yürüseydi, Hayfa’ya kadar önlerinde bir tek İsrail askeri yoktu.” derken… İsrail’i gerçekten Tanrı mı korudu? Bilinmez. Ben de bilmiyorum. // İsrail’in gelecekteki güvenliği açısından asıl ihtiyaç duyduğu şey, Türkiye’yi karşısına almak değil; Türkiye’nin karşısında yer almadığı, Türkiye’nin de katkı sunduğu daha dengeli ve sürdürülebilir bir bölgesel düzeni aramaktır. Türkiye, İsrail’in karşısına eklenebilecek yeni bir cephe midir? Tam tersine. Türkiye, İsrail’in karşısındaki cephelerin büyümesini, derinleşmesini ve birbirine eklemlenmesini engelleyebilecek stratejik bir ağırlık merkezidir. İsrail’in gelecekte Türkiye’ye karşı savaşmaktan çok, Türkiye’yle birlikte savaşları önlemeye ihtiyacı var. Çünkü mesele kimin kimi yenebileceği değil… Asıl mesele, hangi stratejik aklın daha büyük bir savaşı daha başlamadan önleyebileceğidir. Stratejik akıl tam da burada başlar: Düşman sayısını artırmakta değil, tehdit sayısını azaltmakta. Cepheleri çoğaltmakta değil, cephelerin oluşmasını engellemekte. Savaş kazanmakta değil, savaşı mümkün olmaktan çıkarmakta. Türkiye-İsrail gerilimini büyütmek kolaydır. Yönetmek ise stratejik akıl ister. Belki de İsrail’in bugün fark ettiğinden çok daha fazla Türkiye’ye ihtiyacı vardır. Doğru yönetildiğinde Türkiye, yeni düşmanların ortaya çıkmasını engelleyebilecek; farklı cepheler arasındaki gerilimi azaltabilecek ve bölgesel dengeyi yeniden kurabilecek bir aktördür. Ve belki de İsrail’in bugün kendisine sorması gereken en zor soru şudur: Türkiye’yi karşısına almak İsrail’in güvenliğini gerçekten artıracak mı; yoksa gelecekte baş etmek zorunda kalacağı yeni ve çok daha büyük stratejik cepheler mi üretecek? // Netanyahu, kardeşini savaşta kaybetmiş bir İsrail özel kuvvetler mensubu olabilir. Ben de acizane, çok şehit vermiş ve PKK kurşunu yemiş bir Türk özel kuvvetler mensubuyum. Senin travmanı küçümsemiyorum. Neden korktuğunu biliyorum. Neyi korumaya çalıştığını da anlayabiliyorum. Gazze’ye neden vahşice saldırdığını görüyorum. Ama tam da bu yüzden şunu söylemek istiyorum: Güvenlik yalnızca hasmı vurabilecek güce sahip olmak değildir. Güvenlik, yarının düşmanlarını bugünden üretmemeyi de bilmektir. Çünkü bazen bir devletin karşı karşıya olduğu en büyük tehdit, bugün karşısında duran düşman değil; kendi güvenliğini sağlamak adına yarın karşısına çıkacak yeni düşmanları üretmesidir. Belki de gerçek güç, Ebu Zuhur’u vurabilmek değil; o darbeyi gereksiz kılabilecek bir stratejik düzen kurabilmektir. Ve kadim bir Yahudi sözü bunu benden çok daha kısa anlatıyor: אֵיזֶהוּ גִבּוֹר? הַכּוֹבֵשׁ אֶת יִצְרוֹ. Eizehu gibor? Hakoveş et yitzro. “Kim güçlüdür? Nefsini dizginleyen.” - Ben Zoma Abdullah Ağar 22 Ağustos 2026
Ranked by total interactions across everything we have tracked for this account, which is a longer history than the 30-day window the rates above use. The multiple compares each post to this account's own median.
Recurring topics
The most frequent hashtags in the sampled posts. They describe what this account writes about; they are not a performance signal, and the catalog-wide breakdown on the hub shows how little hashtag count moves.
Buy or sell X accounts - escrow-protected
PlayerSells is an escrow marketplace for X accounts. Every deal is protected, with no middleman risk.
Reading these numbers
A typical post picks up 501 interactions against 507K followers, an engagement rate of 0.099%. Measured over 9 original posts, its engagement rate beats 68% of 3,774 tracked accounts of a similar size, which puts it in the middle of its size range rather than at either end. Posts are seen about 83K times each, and 0.601% of those impressions turn into an interaction. That is about 16.4% of the follower count, which is the gap between an audience on paper and an audience in a timeline. Posting runs at about 1.8 posts a day over the last 30 days, with activity on roughly 63% of days. Most posts go out around 08:00 UTC, and Monday is the busiest day of the week. Of the 9 posts sampled, 33% carry an image or video and 22% link out. The account's strongest tracked post pulled 6.1K interactions, about 12x its own typical post. Recurring topics include #canli, #tgrtgündem.
- What is Abdullah Ağar's engagement rate on X?
- Abdullah Ağar (@abdullahagar2) has an engagement rate of 0.099%, based on the median interactions across 9 original posts from the last 30 days against 507,262 followers. Replies, reposts and quote-posts of other people are excluded from that sample.
- Is that a good engagement rate?
- At 0.099%, Abdullah Ağar sits above the 50th percentile of the 36,521 accounts in this comparison. Those comparison accounts are all large ones, because our scanning cadence is weighted towards big accounts, so this is a ranking among peers of similar scale rather than a ranking across X.
- Does @abdullahagar2 have real engagement?
- Its engagement rate beats 68% of the tracked X accounts closest to it in follower count (3,774 accounts), which puts it in the middle of its size range group. Ranking inside a size band matters because engagement rate falls as accounts grow, so a raw rate would mostly re-measure the follower count. It is a starting point for a look at follower quality, not a verdict on it.
- When does @abdullahagar2 post?
- Most posts go out around 08:00 UTC, and Monday is its busiest day, at roughly 1.8 posts per day across the measured window.